Sanata yakından bakın

Sanat

Sanatçıların hayatlarından, eserlerinden ve kullandıkları tekniklerden kısa hikâyeler.

Bu konudaki kartlarSayfa 7Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimBiyografi

Şilili şarkıcı ve söz yazarı Violeta Parra, 1950’lerde ülkesini dolaşıp köylerdeki halk müzisyenlerinden şarkılar derledi. Öğrendiklerini radyo programlarına, plaklara, kendi şarkılarına ve görsel sanat çalışmalarına taşıdı.

Parra (1917–1967) sanatçı bir aileden geliyordu; kardeşi Nicanor Parra, Şili’nin en tanınmış şairlerinden biri oldu. Violeta, şarkıları hiç yazıya geçirilmemiş yaşlı halk müzisyenlerini tek tek buldu; başta 1966 tarihli Gracias a la vida olmak üzere kendi besteleri de bu geleneğe yeniden can verdi. Kumaştan dikilen resimler, yani arpilleralar da yaptı. 1964’te, çoğu kaynağa göre, Louvre Sarayı’ndaki Dekoratif Sanatlar Müzesi’nde kişisel sergi açan ilk Latin Amerikalı sanatçı oldu. Çalışmaları, 1960’lar ve 70’lerde yükselen Şili Yeni Şarkı (Nueva Canción Chilena) hareketinin temelini attı. 1967’de hayatını kaybetti.

AzimBiyografi

Güney Afrikalı şarkıcı Miriam Makeba, hükümet 1960’ta pasaportunu iptal edince ülkesine dönemedi. Otuz yıl sürgünde yaşadı; konserlerini ve Birleşmiş Milletler’deki tanıklığını apartheid rejimine karşı mücadelede kullandı.

Apartheid, Güney Afrika’da 1948’den 1990’ların başına kadar süren ve ırk ayrımını yasayla dayatan rejimin adıdır. Makeba 1959’da, şarkı söylediği apartheid karşıtı Come Back, Africa filminin Venedik’teki galasına katılmak için ülkesinden ayrıldı; ardından Harry Belafonte’nin yardımıyla New York’a yerleşti. 1960’ta annesinin cenazesi için dönmek istediğinde ülkeye sokulmadı. 1963’te bir Birleşmiş Milletler komitesinde apartheid’ı anlattı; plakları da ülkesinde yasaklandı. 1966’da Belafonte’yle yaptıkları ortak albümle Grammy Ödülü’nü paylaştılar; 1967’de Pata Pata şarkısı dünya çapında sevildi. Nelson Mandela serbest bırakıldıktan sonra, 1990’da ülkesine döndü. Geniş kitleler onu “Mama Africa” diye anıyordu.

DinginlikBiyografi

Neşet Ertaş (1938–2012), Türkiye’nin en sevilen halk müzisyenlerinden biriydi. Orta Anadolu’nun yüksek perdeden, uzun soluklu okunan yanık havası bozlağı babası Muharrem Ertaş’tan öğrendi ve kendi yazdığı türkülerle yeniledi.

Ertaş, 1938’de Kırşehir’in bir köyünde, Abdal bir ailede doğdu. Abdallar, Orta Anadolu’da çalgıcılığı kuşaktan kuşağa meslek olarak sürdüren, düğünlerde ve toplantılarda çalıp söyleyen bir topluluktur. Neşet daha çocukken bağlamasıyla babasının yanında köy köy dolaştı. 1976’da geçirdiği felç yüzünden çalamaz hâle geldi; 1979’da tedavi için gittiği Almanya’da 24 yıl kaldı ve Avrupa’nın dört bir yanında gurbetçilere konserler verdi. 2002’de kendisine önerilen Devlet Sanatçısı unvanını, hepimizin zaten bu devletin sanatçısı olduğunu, ayrı bir unvanın ayrımcılık gibi geldiğini söyleyerek geri çevirdi. 2011’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nden fahri doktora aldı; 2012’de İzmir’de hayatını kaybetti.

MerakBiyografi

Perulu şarkıcı Yma Sumac’ın sesi olağanüstü genişti; en pes notalardan çok tiz notalara kadar uzanıyordu. 1950’lerde gösterişli orkestra düzenlemeleriyle yayımlanan kayıtları onu dünya çapında bir yıldız yaptı.

Sumac, 1922’de Peru’da Zoila Augusta Emperatriz Chávarri del Castillo adıyla doğdu. Besteci Les Baxter’la hazırladığı ve Capitol Records’tan çıkan ilk albümü Voice of the Xtabay (1950), And ezgilerinden esinlenen şarkıları görkemli bir Hollywood orkestrasyonuyla sundu ve çok sattı. Reklamlarda bir İnka prensesi olarak tanıtıldı. Bir de asılsız bir dedikodu yayıldı: güya asıl adı Amy Camus’tü, Brooklyn’de yaşayan bir ev kadınıydı ve adını tersten yazıyordu. Ses genişliği için verilen rakamlar dört buçuk ile beş oktav arasında değişir; besteci ve eleştirmen Virgil Thomson’a göre beş oktava çok yakındı. 1960’ta Sovyetler Birliği’nde altı aydan uzun süren bir turneye çıktı. 2008’de Los Angeles’ta öldü.

DinginlikBiyografi

Hawaii’nin son hükümdarı Liliʻuokalani, aynı zamanda çok sayıda şarkı besteledi. 1895’te ʻIolani Sarayı’nda tutsakken yazdığı Kuʻu Pua i Paoakalani, bir destekçisinin ona bahçesinden getirdiği çiçekleri anlatır. Çiçekler, okuması yasaklanan gazetelere sarılı gelirdi.

Liliʻuokalani 1891’de tahta çıktı. Ocak 1893’te ABD askerlerinin desteğini alan bir grup Amerikalı ve Avrupalı iş insanı Hawaii Krallığı’nı devirdi. 1895’te onu yeniden tahta çıkarmak için başlatılan ayaklanma başarısız olunca kraliçe tutuklandı, tahttan çekilmeye zorlandı ve ʻIolani Sarayı’nın üst katındaki bir odada yaklaşık sekiz ay tutuldu. Siyasi haberlerden uzak tutulduğu için olup biteni çiçeklerin sarıldığı gazetelerden öğrendi. Toplam 150’den fazla şarkı yazdı. Bunlar arasında 1866’dan 1876’ya kadar krallığın millî marşı olan He Mele Lāhui Hawaiʻi ile bugün de Hawaii’nin en bilinen şarkılarından Aloha ʻOe (1878) vardır. ABD, Hawaii’yi 1898’de topraklarına kattı.

MerakSanat

Batik, kumaşı mumla desenlendiren bir Endonezya tekniğidir. Usta, boyanın işlemesini istemediği yerlere sıcak mumu çizgi ve noktalar hâlinde sürer, kumaşı boyar; her renk için mumlamayı ve boyamayı yineler, en sonunda mumu kaynatarak giderir.

Batik sözcüğü Cava dilinden gelir. Ustanın temel aleti canting’dir: bambu bir sapa takılı, ince ağızlı küçük bir bakır kap. Eritilmiş mumla kalem gibi çizim yapmayı sağlar. Elle çizilen batik tulis haftalar, hatta aylar sürebilir; 19. yüzyılın ortalarından itibaren cap denen bakır kalıplar tekrar eden desenleri çok daha hızlı basmayı mümkün kıldı. Her boyama yalnızca mumun açık bıraktığı yerleri renklendirdiği için usta bütün deseni baştan tasarlamak zorundadır; genellikle açık renklerden koyulara doğru çalışır. Cava’da bazı motifler bir zamanlar yalnızca saraylara ayrılmıştı. Batik, bebek taşımaya yarayan şaldan düğünlere ve cenazelere kadar hayatın her anında yer alır. UNESCO Endonezya batiğini 2009’da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı; 2 Ekim ülkede Ulusal Batik Günü olarak kutlanır.

MerakSanat

Koşinil, frenk inciri kaktüsünde yaşayan minik kabuklu bitlerden elde edilen kırmızı bir boyadır. Kurutulmuş dişi böceklerden karminik asit çıkarılır; boyacılar buna metal tuzları katıp asitliği ayarlayarak pembeden koyu kırmızıya uzanan tonlar elde eder.

Meksika ve Orta Amerika’nın Yerli halkları, özellikle de Oaxaca’dakiler, İspanyollar gelmeden yüzyıllar önce koşinil yetiştiriyordu; Aztekler döneminde bazı kasabalar vergilerini torbalar dolusu boyayla öderdi. Bir kilogram boya için kabaca 150.000 kurutulmuş böcek gerekir. Fetihten sonra koşinil, Yeni İspanya’nın gümüşten sonra en değerli ihraç malı oldu; Avrupa’da duvar halılarından gösterişli giysilere kadar pek çok kumaşı ve ressamların kullandığı kırmızı boyaları renklendirdi. 19. yüzyılın sonunda yerini sentetik boyalara bıraktı ama hiçbir zaman ortadan kalkmadı: karmin adıyla ve E120 koduyla bugün de gıdalarda ve kozmetikte kullanılıyor. Günümüzde en büyük üretici Peru’dur.

AzimSanat

Amerikalı sanatçı Faith Ringgold, kumaşa resim yapıp bunları yorgan gibi dikti, görüntünün çevresine de elle hikâyeler yazdı. “Hikâye yorganları” adını verdiği bu eserlerin merkezinde siyahi ailelerin yaşamı, tarihi ve özgürlük düşleri vardı.

Ringgold 1930’da New York’un Harlem semtinde doğdu; ilk olarak 1960’larda sivil haklar hareketini konu alan resimleriyle tanındı. Hikâye yorganlarına 1980 dolaylarında başladı. İlki olan Echoes of Harlem’i, Afrikalı Amerikalıların yorgan geleneğiyle büyümüş moda tasarımcısı annesi Willi Posey ile birlikte yaptı. En bilineni olan Tar Beach (1988), Cassie adında bir kızın ailesinin damından George Washington Köprüsü’nün üzerine uçtuğunu hayal edişini anlatır. “Katran plajı” anlamına gelen ad, Harlem’de ailelerin sıcak yaz gecelerinde çıktığı katranlı damlara verilen lakaptır. Resmin çevresindeki yazı hikâyeyi Cassie’nin ağzından anlatır. Ringgold eseri 1991’de resimli bir çocuk kitabına dönüştürdü; kitap Caldecott Onur Ödülü’nü ve Coretta Scott King İllüstrasyon Ödülü’nü kazandı. Ringgold 2024’te 93 yaşında öldü.

MerakSanat

Talavera, Meksika’nın Puebla ve Tlaxcala eyaletlerinde elle yapılan kalay sırlı bir seramiktir. Her parça kilin hazırlanması, biçimlendirme, ilk pişirim, sırlama, elle boyama ve ikinci pişirimden geçer; bu beceriler uzman atölyelerde ustadan çırağa aktarılır.

Teknik, 16. yüzyılda çoğu Sevilla ve Talavera de la Reina’dan gelen İspanyol çömlekçilerle Puebla’ya ulaştı ve yerel ustalıkla harmanlandı. Kalay oksitle donuklaştırılan beyaz kalay sırı Talavera’ya süt beyazı yüzeyini verir; üzerine yapılan boyalar fırında bu sırla kaynaşır. Mavinin en sevilen renk olmasında, Filipinler ile Acapulco arasında sefer yapan Manila kalyonlarıyla Meksika’ya gelen Çin porselenlerinin de payı vardır. 1997’den beri bir menşe adı tescili Talavera adını korur: gerçek Talavera onaylı atölyelerde yapılır, yalnızca doğal pigmentlerden elde edilen altı renk kullanılır (mavi, sarı, siyah, yeşil, turuncu ve leylak rengi) ve bir parçanın tamamlanması üç dört ay sürer. UNESCO 2019’da bu zanaatı İspanya’daki benzerleriyle birlikte Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

MerakSanat

Çin’de jianzhi denen kâğıt kesme sanatında tek bir kâğıt, makas ya da bıçakla birbirine bağlı desenlere dönüştürülür. Ortaya çıkan süslemeler Bahar Bayramı’nda pencereleri ve kapıları süsler, düğünlere ve doğum günlerine iyi dilekler taşır.

Kâğıt Çin’de icat edildi. Günümüze ulaşan en eski kesme kâğıt işleri, yaklaşık 6. yüzyıldan kalma, tekrar eden desenlerle dolu dairelerdir ve Çin’in kuzeybatısındaki Sincan’da mezarlarda bulunmuştur. Her boşluk, geri kalan parçaları bir arada tutacak kadar kâğıt bırakmalıdır; bu yüzden bir desen aynı zamanda sağlam bir yapı olmak zorundadır. En tanıdık örnekler, Bahar Bayramı’nda camlara yapıştırılan kırmızı “pencere çiçekleri” ile düğünler için kesilen “çifte mutluluk” yazısıdır. Üsluplar bölgeden bölgeye değişir: kuzeyde kalın hatlı halk figürleri, Yangzhou gibi güney kentlerinde ise ince işçilik öne çıkar. Kızlar bu sanatı geleneksel olarak evde yaşlı kadınlardan öğrenirdi; birçok usta kâğıdı katlayarak birkaç katı birden keser. UNESCO Çin kâğıt kesme sanatını 2009’da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

DinginlikSanat

Arap hat sanatı, Arap harfleriyle güzel yazı yazma sanatıdır. Harfler sağdan sola birbirine bağlandığı için hattat onları uzatabilir, sıkıştırabilir, üst üste bindirebilir; her çizgiyi kamıştan açılmış kalemle denetler.

Arap alfabesinde 28 harf vardır ve bunların çoğu tek başına durmasına ya da yanındaki harflere bağlanmasına göre biçim değiştirir; bu da hattata büyük bir serbestlik tanır. 10. yüzyılda Bağdat’ta vezirlik yapan İbn Mukle, kalemin ucunun bıraktığı eşkenar dörtgen biçimli noktayı ölçü birimi alarak harflerin oranlarını kurala bağladı. Bu kurallardan, aralarında anıtsal sülüs ile kitaplarda kullanılan okunaklı nesih de bulunan altı temel yazı türü doğdu. Eğitim uzun sürer: öğrenci ustasının örneklerini çizgi çizgi taklit eder ve sonunda kendi eserini imzalamasına izin veren icazeti alır. Bu gelenek Osmanlı İstanbul’unda özellikle güçlüydü. Hattatlar kamış kalemlerini kendileri açar, çoğunlukla isten yapılmış mürekkep kullanır. UNESCO 2021’de Arap hat sanatını Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

DinginlikSanat

Haçkarlar, Ermenilerin anma taşlarıdır: ortasına haç oyulmuş, çevresi iç içe geçen bitki motifleri, geometrik düğümler ve kimi zaman figürlerle bezenmiş dikili taşlar. Her biri ayrı ayrı oyulduğu için hiçbiri ötekine benzemez.

Adı, Ermenicede “haç” anlamına gelen khach ile “taş” anlamına gelen kar sözcüklerinden oluşur. Haçkarlar 9. yüzyıldan itibaren görülür; Ermenistan’da ve tarihî Ermeni topraklarında yaklaşık 40.000 haçkar günümüze ulaşmıştır. Ölüleri anmak, bir zaferi ya da bir kilisenin veya köprünün yapılışını kayda geçirmek, korunma ve kurtuluş dilemek için dikilirlerdi. Ustalar yöredeki taşı, çoğu zaman tüf denen yumuşak volkanik taşı ya da bazaltı keski ve ince uçlu aletlerle işler; haçı genellikle bir rozet ya da güneş kursu üzerine yerleştirir. En güzel örneklerin bir kısmı, 1300 dolaylarında çalışan Momik gibi ustaların elinden çıktı. Bu beceri bugün de ustadan çırağa geçiyor; UNESCO haçkar sanatını ve zanaatını 2010’da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

DinginlikSanat

Japoncada “halk zanaatı” anlamına gelen mingei sözcüğünü 1925’te düşünür Yanagi Sōetsu ile çömlekçiler Kawai Kanjirō ve Hamada Shōji türetti. Onlara göre adı bilinmeyen zanaatkârların yaptığı sıradan, işe yarar eşyalar da güzel sanat eserleri kadar güzel olabilirdi.

Sözcük, “halk” anlamına gelen minshū ile “zanaat” anlamına gelen kōgei’nin birleşimidir. Yanagi’nin ilgisi Kore seramiğiyle başladı: 1916’daki Kore gezisinde adı bilinmeyen çömlekçilerin yaptığı kaplara hayran kaldı ve 1924’te Seul’de bir halk sanatı müzesi açtı. Mingei, dikkati imzalı başyapıtlardan tekrar ve gündelik kullanımla biçimlenen çanak çömleğe, sepete, kumaşa, lake işlere ve aletlere çevirdi. Yanagi 1936’da Tokyo’da Japon Halk Zanaatları Müzesi’ni kurdu. Dostu İngiliz çömlekçi Bernard Leach bu fikirleri Batı’da yaydı ve Yanagi’nin yazılarını çevirdi; bu yazılar 1972’de İngilizcede The Unknown Craftsman adıyla yayımlandı. Tarihçiler, koleksiyonların önemli bir kısmının Japon yönetimi altındaki Kore ve Tayvan’da toplandığını, bunun da akımı Japon imparatorluğunun tarihine bağladığını hatırlatır.

MerakSanat

Etel Adnan, Lübnan asıllı Amerikalı bir şair ve ressamdı; şiir, deneme, resim, duvar halısı ve akordeon gibi katlanan kitaplar üretti. Hayatı Beyrut, Paris ve Kaliforniya arasında geçti; San Francisco yakınlarındaki Tamalpais Dağı ömür boyu resimlerinin konusu oldu.

Adnan 1925’te Beyrut’ta, Şamlı Müslüman bir baba ile İzmirli Rum bir annenin kızı olarak doğdu. Paris’te ve Amerika’da felsefe okudu, Kaliforniya’nın San Rafael kentindeki bir kolejde ders verdi ve 1950’lerin sonunda burada resim yapmaya başladı. Sausalito’daki evinden görünen Tamalpais Dağı, canlı renk bloklarıyla kurduğu küçük tuvallerinin birçoğunda karşımıza çıkar; 1986’da yayımlanan Journey to Mount Tamalpais adlı kitabı da bu bağlılığı anlatır. Yazar olarak Vietnam Savaşı’na şiirleriyle karşı çıktı, Lübnan İç Savaşı’nda geçen Sitt Marie Rose (1978) romanını yazdı. Ressam olarak geniş ün kazanması geç, 2012’deki Documenta sergisinden sonra geldi. 2021’de Paris’te 96 yaşında öldü.

MerakSanat

Suzani, Orta Asya’da gelin çeyizi için hazırlanan büyük, işlemeli bir örtüdür. Desen çoğu zaman birbirine iliştirilmiş birkaç pamuklu şeride tek parça hâlinde çizilir, şeritler ayrılıp akraba kadınlara işlenmeye verilir, en sonunda yeniden dikilirdi.

Adı Farsçada “iğne” anlamına gelen sözcükten gelir. Suzani en çok Özbekistan ve Tacikistan’la özdeşleşmiştir; Buhara, Semerkant ve Şehrisebz ünlü merkezleridir. Bir kız daha küçükken annesi ve akraba kadınlar onun suzanileri üzerinde çalışmaya başlardı; bitmiş örtüler duvarlara asılır, yatakların üstüne serilir, düğün günü damada sunulurdu. Çiçekleri, sarmaşıkları ve madalyonları genellikle kalamkeş denen usta bir desen çizicisi, el dokuması pamuklu bezden dört ila altı şeride çizerdi. Şeritler ayrı ayrı işlendiği için motifler dikiş yerlerinde çoğu zaman tam buluşmaz, renkler bir şeritten ötekine değişir. 18. yüzyılın sonundan daha eski suzanilerden pek azı günümüze ulaşmıştır.

AzimSanat

Semiha Berksoy, Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçısıdır. Yetmiş yıl boyunca tiyatroda ve sinemada da oynadı, yazdı, resim yaptı. Resimlerinde otoportrelerini, sahnedeki rollerini ve anılarını kendine özgü, dramatik bir dünyada bir araya getirdi.

Berksoy 1910’da İstanbul’da doğdu; annesi de ressamdı. Bu kentte tiyatro, müzik ve resim eğitimi aldı. 1931’de Türkiye’nin ilk sesli filmi İstanbul Sokaklarında’da rol aldı. 1934’te, Atatürk’ün isteğiyle Ahmet Adnan Saygun’un bestelediği ve ilk Türk operası sayılan Özsoy’da, Ankara’yı ziyaret eden İran Şahı onuruna verilen temsilde sahneye çıktı. 1939’da Berlin’de, Richard Strauss’un 75. doğum günü kutlamaları sırasında Ariadne auf Naxos operasında Ariadne rolünü söyleyerek Avrupa’da sahneye çıkan ilk Türk opera sanatçısı oldu. Tuvale, kartona ya da kumaşa yaptığı resimlerde, çoğu zaman kendisini gösteren cepheden figürlerin çevresini yazılmış adlar, tarihler, sahne perdeleri ve hayatındaki insanlar doldurur. 1998’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı, 2004’te öldü.

AzimSanat

Füreya Koral, Türkiye’de modern atölye seramiğinin öncülerindendir. Kap ve heykellerin yanı sıra oteller, üniversiteler ve başka kamu binaları için büyük seramik duvar panoları yaptı; seramiği insanların her gün kullandığı mekânlara taşıdı.

Koral 1910’da İstanbul’da, sanatçı ve yazarlarla dolu bir ailede doğdu: ressamlar Fahrelnissa Zeid ile Aliye Berger teyzeleri, Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı da dayısıydı. 1940’ların sonunda İsviçre’de bir sanatoryumda verem tedavisi görürken seramiğe yöneldi; 1949’da Lozan’da bir seramik kursuna katıldı, ilk kişisel sergisini 1951’de Paris’te açtı. 1953’te İstanbul’da, Harbiye’de kurduğu atölye sanatçıların buluşma yerine dönüştü. Panoları arasında Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Marmara Oteli (1959) ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (1965) için yaptıkları sayılabilir. 1997’de öldü.

DinginlikSanat

Ara Güler, 20. yüzyıl İstanbul’unu insanları üzerinden belgeleyen foto muhabiridir. Balıkçıların, işçilerin, çocukların, vapurların, arka sokakların ve değişen mahallelerin fotoğraflarında şehir bir kartpostal manzarası olarak değil, insanların yaşadığı bir yer olarak görünür.

Güler 1928’de İstanbul’da doğdu, 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde foto muhabiri olarak işe başladı. 1958’de Amerikan yayın kuruluşu Time-Life’ın Yakın Doğu’daki ilk muhabiri oldu; fotoğrafları Paris Match, Stern ve The Sunday Times gibi yayınlarda çıktı. 1950’lerde tanıştığı Henri Cartier-Bresson ve Marc Riboud, 1960’ların başında onu Magnum Photos ajansına kazandırdı. Kendini sanatçı değil, foto muhabiri ve görsel tarihçi olarak görürdü; “İstanbul’un Gözü” diye anıldı. Picasso, Dalí, Churchill ve Hitchcock gibi pek çok ünlüyü fotoğrafladı; çektiği kareler antik Afrodisias kentinin dünyaya tanıtılmasına katkıda bulundu. 2018’de öldüğünde geride çok büyük bir arşiv bıraktı.

MerakSanat

Katalan Atlası, 1375 dolaylarında Mayorka’da altı parşömen yaprak üzerine resmedilmiş bir dünya haritasıdır. Akdeniz’in doğru çizilmiş deniz haritalarını gökbilimle, hükümdarlarla, ticaret kervanlarıyla ve gezgin anlatılarıyla birleştirir; altın ve renkli boyalarla süslenmiştir.

Atlas genellikle Mayorka harita okulunun önde gelen adı olan Yahudi haritacı Cresques Abraham’a ve atölyesine atfedilir. İlk yapraklarda bir takvim ve evrenin bir tasviri yer alır; asıl harita Atlas Okyanusu’ndan Çin’e kadar uzanır. Kıyı çizgileri, denizcilerin pusula yönlerine dayanarak çizilen pratik deniz haritaları olan portolanlardan alınmıştır; bu tür bir haritada bilinen ilk pusula gülü de buradadır. Batı Afrika’da, elinde bir altın parçası tutan Mali İmparatorluğu hükümdarı Mansa Musa görülür; yanındaki yazı onu, topraklarındaki bol altın sayesinde bölgenin en zengin ve en soylu hükümdarı olarak tanıtır. Atlas 1380’de Fransa Kralı V. Charles’ın kütüphanesindeydi; bugün Paris’teki Fransız Ulusal Kütüphanesi’nde (Bibliothèque nationale de France) korunuyor.

MerakTasarım

Buckminster Fuller’ın tasarladığı Dymaxion haritası, dünyayı yirmi üçgen yüzlü bir geometrik cismin, yani ikosahedronun yüzlerine aktarır ve bu yüzleri düz bir kâğıda açar. En bilinen düzeninde kıtalar bölünmeden kalır, kesikler okyanuslardan geçer.

Düz bir harita, yuvarlak Dünya’yı mutlaka bir yerinden bozar. Fuller’ın çözümü, küreyi düz yüzlü bir cismin üzerine aktarmak, sonra bu cismi açıp düzleştirmekti; her yüz, üzerindeki şekilleri ancak biraz bozar. Fikri ilk kez 1943’te Life dergisinde, kare ve üçgen yüzleri olan bir küboktahedron kullanarak gösterdi ve 1946’da patentini aldı. 1954’te Shoji Sadao ile birlikte yirmi yüzlü ikosahedrona geçti ve Airocean Dünya Haritası’nı yayımladı. Bu haritada kıtalar neredeyse tek parça bir ada gibi görünür. Üçgenler farklı biçimlerde dizilebildiği için haritanın sabit bir üstü ya da altı yoktur. Fuller’a göre asıl mesele de buydu: kuzeyin yukarıda durması bir doğa yasası değil, bir alışkanlıktır. Ressam Jasper Johns 1967’de bu haritanın büyük bir resmini yaptı.

MerakSanat

Amerikalı ressam Albert Munsell her rengi üç ölçüyle tanımladı: tonu (kırmızı ya da mavi gibi), değeri (ne kadar açık ya da koyu olduğu) ve kroması (ne kadar canlı olduğu). 1905’te yayımladığı bu sistem, renkleri eşleştirmek için bugün de kullanılıyor.

Munsell, Boston’daki Massachusetts Normal Sanat Okulu’nda resim dersi veren bir ressamdı. Gündelik renk adlarını ders anlatmak için fazla belirsiz buluyor, bunların yerine sayılara dayanan, mantıklı bir sistem istiyordu. Çalışmaya 1898’de başladı ve sistemi 1905’te A Color Notation (Renk Gösterimi) adlı kitabında yayımladı. Asıl yeniliği, ölçeklerdeki her adımın göze de eşit bir fark olarak görünmesini sağlamaktı. 1940’larda Amerika Optik Derneği’nin yaptığı ölçümler renk çizelgelerini daha da iyileştirdi. ABD Tarım Bakanlığı 1930’larda sistemi toprak rengini tanımlamak için benimsedi; toprak bilimciler arazide bugün de Munsell çizelgeleriyle çalışıyor. Diş hekimleri dolgu ve protezlerin rengini, bira üreticileri de biranın rengini tutturmak için bu sistemden yararlanıyor.

MerakSanat

Alman asıllı ressam ve doğa bilimci Maria Sibylla Merian, böceklerin yumurtadan tırtıla, oradan kelebeğe uzanan her evresini, beslendikleri bitkinin üzerinde resmetti. Surinam böcekleri üzerine 1705’te yayımladığı kitap, dikkatli gözlemle sanatı bir araya getirdi.

Merian 1647’de Frankfurt’ta, gravürcülerden oluşan bir ailede doğdu; 13 yaşında ipekböceği besliyordu. 1679’da tırtılların nasıl başkalaştığını gösteren kitabının ilk cildini yayımladı. O dönemde pek çok kişi böceklerin çamurdan ya da çürüyen maddeden kendiliğinden oluştuğuna inanıyordu; ressamlar da genellikle ölü örnekleri düzgün sıralar hâlinde çizerdi. Merian’ın her evreyi titizlikle gösteren resimleri, böceklerin belirli bir yaşam döngüsünden geçtiğinin anlaşılmasına katkıda bulundu. 1699’da, 52 yaşındayken kendi resimlerinden 255’ini satarak kızı Dorothea ile birlikte Hollanda’nın sömürgesi Surinam’a gitti. Orada yaklaşık iki yıl böcek toplayıp besledi; bu işte köleleştirilmiş Afrikalıların ve yerli halkın yardımına ve bilgisine dayandı. Muhtemelen sıtma olan bir hastalık onu geri dönmeye zorladı. 1705’te yayımlanan Metamorphosis Insectorum Surinamensium (Surinam Böceklerinin Başkalaşımı), doğa tarihinin dönüm noktalarından biri oldu.

MerakBiyografi

Belçika asıllı Amerikalı matematikçi Ingrid Daubechies, bugün adıyla anılan dalgacıkları 1988’de yayımladı. Dalgacıklar bir sinyali kaba hatlarına ve ince ayrıntılarına ayıran küçük dalga biçimleridir; görüntü sıkıştırmada, gürültülü verilerin temizlenmesinde ve parmak izlerinin saklanmasında kullanılır.

Sinyal incelemenin klasik aracı Fourier analizi, bir seste ya da görüntüde hangi frekansların bulunduğunu söyler ama bunların nerede ortaya çıktığını göstermez. Dalgacıklar ise ani bir değişimin ya da keskin bir kenarın yerini de verir. Daubechies 1986–1987’de New York’taki Courant Enstitüsü’nde çalışırken kesin sonuç veren, sinyalin yalnızca kısa bir bölümünü kapsayan ve hızla hesaplanabilen dalgacıklar buldu. Böylece dalgacıklar kuramdan çıkıp gündelik sayısal işlemlere girdi. Ortak geliştirdiği benzer dalgacıklar JPEG 2000 görüntü standardında kullanılıyor; FBI’ın parmak izi arşivi de dalgacıklarla sıkıştırılıyor. Daubechies bu yöntemlerle Van Gogh tablolarını da inceledi ve Gent Sunağı’nın restorasyonuna katkıda bulundu. 2011’de Uluslararası Matematik Birliği’nin başına geçen ilk kadın, 2023’te de Wolf Matematik Ödülü’nü alan ilk kadın oldu.

MerakSanat

1800’lerin sonunda fotoğrafçılar hareketi art arda çekilen durağan karelere bölmeyi öğrendi. Kronofotografi denen bu teknik sayesinde bilim insanları insanların ve hayvanların nasıl yürüdüğünü, koştuğunu ve uçtuğunu ölçebildi. Tekniğin öncüleri Eadweard Muybridge ile Étienne-Jules Marey’dir.

Haziran 1878’de Eadweard Muybridge, Leland Stanford’ın Kaliforniya’nın Palo Alto kentindeki çiftliğinde bir sıra fotoğraf makinesi kurdu; dörtnala geçen at önlerinden geçerken makineler sırayla deklanşöre bastı. Kısrak Sallie Gardner’ın bu fotoğrafları uzun bir tartışmayı bitirdi: Dörtnala koşan at bir an için dört ayağını da yerden keser, ama ressamların çizdiği gibi bacaklarını öne ve arkaya uzatarak değil, karnının altına toplayarak. Fransız fizyolog Étienne-Jules Marey 1882’de saniyede on iki kare çeken, tüfek biçiminde bir kamera yaptı. Bir hareketin ardışık evrelerini tek bir plakaya kaydetmenin yollarını da geliştirdi; böylece yürüyen bir insan ya da uçan bir kuş tek, katmanlı bir görüntüye dönüştü. Muybridge 1880’den itibaren dizilerini zoopraksiskop adlı aygıtıyla hareketli görüntü olarak perdeye yansıttı; iki adamın çalışmaları sinemanın doğuşuna da katkıda bulundu.