Kitaplar ve yazarlar

Edebiyat

Yazarların hayatları, eserleri ve edebiyattan akılda kalan sözler.

Bu konudaki kartlarSayfa 7Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakEdebiyat

Shakespeare ile Cervantes’in geleneksel ölüm tarihi aynıdır: 23 Nisan 1616. Ama aynı gün ölmediler. İspanya yeni Gregoryen takvime geçmişti, İngiltere ise eski Jülyen takvimini kullanıyordu; bu yüzden Shakespeare aslında Cervantes’ten 11 gün sonra öldü.

Papa XIII. Gregorius 1582’de Gregoryen takvimi yürürlüğe koydu; amaç, zamanla mevsimlerin on gün gerisine düşen eski Jülyen takvimini düzeltmekti. Katolik İspanya yeni takvime hemen geçti; Protestan İngiltere ise 1752’ye kadar Jülyen takvimini kullandı. Cervantes 22 Nisan 1616’da Madrid’de öldü ve ertesi gün toprağa verildi; gelenekte ölüm tarihi olarak 23 Nisan yerleşti. Shakespeare ise Stratford-upon-Avon’da İngiliz takvimine göre 23 Nisan’da öldü; bu tarih İspanya’da 3 Mayıs’a denk geliyordu. Ortak tarih bugün de yaşıyor: UNESCO 1995’te 23 Nisan’ı Dünya Kitap ve Telif Hakkı Günü ilan etti. Bu seçimde iki yazarın yanı sıra, 1616’da aynı tarihte öldüğü kaydedilen Perulu yazar Inca Garcilaso de la Vega da anıldı.

MerakEdebiyat

Bram Stoker’ın Drakula’sı (1897) tek bir anlatıcının ağzından değil, belgelerle anlatılır: günlükler, mektuplar, telgraflar, bir geminin seyir defteri ve gazete haberleri. Bu belgeleri, Kont’un planını çözmeye çalışan kahramanlar bir araya getirir.

İrlandalı yazar Stoker (1847–1912), uzun yıllar Londra’daki Lyceum Tiyatrosu’nda ünlü oyuncu Henry Irving’in işletme müdürü olarak çalıştı. Roman için birkaç yıl araştırma yaptı; çalışma notları bugün Philadelphia’daki Rosenbach Müzesi’nde saklanıyor. Hikâyeyi mektuplar ve belgelerle anlatan romanlara “mektup roman” denir; eleştirmenler kitabı, olayları birkaç tanığın ağzından aktaran Wilkie Collins’in Beyazlı Kadın’ıyla (1859) karşılaştırdı. Stoker romanı döneminin yeni teknolojileriyle donattı: Mina Harker notlarını stenoyla tutar ve herkesin anlattıklarını daktiloya çeker; Dr. Seward da günlüğünü fonografa, yani ilk ses kayıt aygıtlarından birine konuşarak tutar. Drakula’nın ise kendine ait bir günlüğü ya da anlatısı yoktur; birkaç mektup dışında okur onu yalnızca tehdit ettiği insanların gözünden görür. Roman, yayımlandığı günden bu yana baskıdan hiç kalkmadı.

AzimEdebiyat

J.K. Rowling’in ilk kitabı Harry Potter ve Felsefe Taşı’nı, Bloomsbury kabul edene kadar yaklaşık on iki yayınevi geri çevirdi. Kitabın 1997’deki ilk baskısı yalnızca 500 ciltli kopyaydı.

Rowling kitabı Edinburgh’da, küçük kızını tek başına büyütürken tamamladı. Ajanı Christopher Little kitabı yaklaşık bir yıl boyunca yayınevlerine gönderdi; çoğu, 90.000 sözcük dolayındaki metni bir çocuk kitabı için fazla uzun buldu. Bloomsbury’de editör Barry Cunningham kitabı beğendi; yayınevinin genel müdürü Nigel Newton da ilk bölümü sekiz yaşındaki kızı Alice’e okuttu. Alice bölümü bitirince devamını istedi. Bloomsbury 2.500 sterlin avans ödedi ve kitabı 26 Haziran 1997’de yayımladı; ilk 500 kopyanın 300’ü kütüphanelere gitti. Kitap daha İngiltere’de çıkmadan, Nisan 1997’de, Amerikan yayınevi Scholastic ABD haklarını 105.000 dolara aldı; bu, bir çocuk kitabı için olağanüstü bir rakamdı. Seri, tarihin en çok satan kitap dizilerinden biri oldu.

MerakEdebiyat

Beatrix Potter’ın Tavşan Peter’in Hikâyesi (The Tale of Peter Rabbit) adlı kitabını altı yayınevi geri çevirdi; Potter da 1901’de masrafını kendisi karşılayıp 250 kopya bastırdı. Bir yıl sonra Frederick Warne kitabı renkli olarak yayımladı; kitap, tüm zamanların en çok satan çocuk kitaplarından biri oldu.

Hikâye 1893’te bir mektupla başladı. Potter’ın eski mürebbiyesinin beş yaşındaki oğlu Noel Moore kızıl hastalığından yeni yeni iyileşiyordu; Potter ona dört küçük tavşanı anlatan resimli bir mektup yazdı. Peter adını Potter’ın kendi evcil tavşanı Peter Piper’dan aldı. Doğa meraklısı Potter (1866–1943) hayvanları canlı modellerden çizerdi ve bir çocuğun elinde tutabileceği küçük bir kitap istiyordu. Warne, resimleri renkli olarak yeniden yapması şartıyla kitabı basmayı kabul etti; Ekim 1902’de çıkan renkli baskı, 1903’ün sonuna kadar 50.000 kopya sattı. Toplam satış bugün 45 milyonun üzerinde. Potter toplam 23 hikâye yazdı, 1903’te bir Tavşan Peter oyuncağının patentini aldı ve kazancıyla İngiltere’nin Göller Bölgesi’nde çiftlikler satın aldı. Öldüğünde 16 kilometrekareyi aşan arazisini, doğayı ve tarihî yapıları koruyan National Trust vakfına bıraktı.

MerakEdebiyat

Homeros’a atfedilen İlyada ve Odysseia, sözlü şiir geleneğinin içinden doğdu. Ozanlar Truva Savaşı’nın öykülerini kuşaklar boyu ezberden söyledi; destanlar ancak Yunanlar alfabeyi benimsedikten sonra, en erken MÖ 8. yüzyılda yazıya geçirildi.

1920’lerin sonunda Amerikalı araştırmacı Milman Parry, destanlarda “gül parmaklı Şafak” ya da “ayağı çabuk Akhilleus” gibi kalıpların neden sürekli tekrarlandığını açıkladı. Her biri, Yunan destanının altı ölçü birimli dizesinde (daktilik heksametre) belirli bir yere oturan hazır bir kalıptı; ozan bu kalıplar sayesinde şiiri söylerken akıcı biçimde kurabiliyordu. Parry bu fikri sınamak için yardımcısı Albert Lord’la birlikte 1933-1935’te Yugoslavya’da destan söyleyen halk ozanlarını kaydetti. Bu ozanların çoğu okuma yazma bilmiyordu, ama binlerce dizelik destanları her seferinde biraz farklı söylüyordu. İçlerinden Avdo Međedović, yaklaşık 13.000 dizelik bir destanı birkaç günde söyledi; bu, Odysseia’nın uzunluğuna yakındır. Lord kuramı 1960’ta yayımlanan The Singer of Tales adlı kitabında ortaya koydu. Homeros adında tek bir şairin gerçekten yaşayıp yaşamadığı hâlâ tartışılıyor.

MerakEdebiyat

Mark Twain, Samuel Clemens’ın takma adıdır ve kökü Mississippi Nehri’ne dayanır. Buharlı gemilerde suyun derinliğini ölçen tayfa, derinlik iki kulaç, yani yaklaşık 3,7 metre olduğunda “mark twain” diye seslenirdi: Bu, geminin güvenle geçebileceği derinlikti.

Clemens (1835-1910), Missouri eyaletinde, Mississippi kıyısındaki Hannibal kasabasında büyüdü. Gençken deneyimli bir kılavuzun yanında iki yılı aşkın süre çıraklık etti ve 1859’da nehir gemisi kılavuzu olarak ruhsat aldı. Nehirde derinliği iskandilci denen tayfa ölçerdi: Ucunda ağırlık olan, üzerinde belli aralıklarla işaretler bulunan bir ipi suya sarkıtırdı. Twain, İngilizcede “iki” anlamına gelen eski bir sözcüktür; “mark twain” da ikinci işaret, yani iki kulaç demekti ve güvenli suyu gösterirdi. 1861’de başlayan Amerikan İç Savaşı nehir trafiğini kesintiye uğratınca kılavuzluk yılları da sona erdi. Batıya, Nevada’ya gitti ve 3 Şubat 1863’te Virginia City’de çıkan Territorial Enterprise gazetesindeki bir yazısını ilk kez “Mark Twain” diye imzaladı. Nehir yıllarını daha sonra Life on the Mississippi (1883) adlı kitabında anlattı; nehir, en tanınmış romanları Tom Sawyer’ın Maceraları ile Huckleberry Finn’in Maceraları’nın da merkezindedir.

MerakEdebiyat

James Joyce’un 1922’de yayımlanan romanı Ulysses, Dublin’de tek bir günde, 16 Haziran 1904’te geçer. Roman, gazetelere ilan toplayan Leopold Bloom’u ve yazar olmaya heveslenen genç öğretmen Stephen Dedalus’u sabahtan gece yarısını geçen saatlere dek izler; bölümleri de kabaca Homeros’un Odysseia’sını örnek alır.

Joyce bu tarihi, sonradan eşi olacak Nora Barnacle’la ilk kez buluşup gezdiği gün olduğu için seçti. Roman 18 bölümden oluşur ve her bölüm Odysseia’dan bir bölüme karşılık gelir: Bloom modern bir Odysseus’tur, Stephen Telemakhos’u, Bloom’un karısı Molly de Penelope’yi karşılar. Joyce anlatım biçimini bölümden bölüme değiştirir; kimi uzun bölümler, karakterin düşüncelerini derli toplu cümlelere dökmeden, akla geldiği gibi aktaran bilinç akışı tekniğiyle yazılmıştır. Romanın parçaları 1918-1920 arasında Amerikan dergisi The Little Review’da yayımlandı; 1921’de açılan bir müstehcenlik davası bu yayını durdurdu. Kitabın tamamını 2 Şubat 1922’de, Joyce’un 40. doğum gününde, Sylvia Beach’in Paris’teki kitabevi Shakespeare and Company bastı; ABD’de ise 1933’teki bir mahkeme kararına kadar yasaklı kaldı. Okurlar 1954’ten beri 16 Haziran’ı Bloomsday olarak kutluyor ve karakterlerin Dublin’deki yollarını yeniden yürüyor. Türkçeye Nevzat Erkmen çevirdi; kitap 1996’da Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı.

MerakEdebiyat

Fransız filozof ve yazar Jean-Paul Sartre, Ekim 1964’te kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülü’nü geri çevirdi. Resmî hiçbir onuru kabul etmediğini söyledi; ona göre bir yazar kurum hâline gelmemeliydi.

Sartre (1905-1980), varoluşçuluğun en tanınmış sesiydi. Varoluşçuluk, insanın özgür olduğunu ve hayatına anlamı kendi seçimleriyle verdiğini savunan felsefedir. İsveç Akademisi onun eserlerini fikir bakımından zengin ve özgürlük ruhuyla dolu bulmuştu. Ödül 22 Ekim 1964’te açıklandı. Sartre bir hafta önce Akademi’ye mektup yazıp seçilmemeyi istemişti, ama karar çoktan verilmişti. Basına yaptığı açıklamada, 1945’te Fransa’nın en yüksek nişanı Légion d’honneur’ü de geri çevirdiğini hatırlattı: Böyle bir onuru kabul eden yazar, onu veren kuruma bağlanmış olur. Akademi, reddin kararı değiştirmediğini bildirdi; bu yüzden Sartre bugün de Nobel sahipleri arasında sayılır, ama ödül ona hiçbir zaman takdim edilmedi. Nobel’i kendi isteğiyle geri çeviren bir kişi daha var: 1973 Barış Ödülü’nü reddeden Vietnamlı siyasetçi Lê Đức Thọ.

MerakEdebiyat

Samuel Johnson’ın A Dictionary of the English Language (İngiliz Dili Sözlüğü) 15 Nisan 1755’te Londra’da yayımlandı ve 42.773 sözcüğün tanımını içeriyordu. Tanımları Johnson kendisi yazdı; altı yardımcısı daha çok onun kitaplarda işaretlediği alıntıları kâğıda geçirdi.

Sözlüğü Haziran 1746’da bir grup Londralı kitapçı 1.500 gine karşılığında ısmarladı. Johnson işi üç yılda bitireceğine söz verdi. Bir dostu, kırk üyeli Fransız Akademisi’nin kendi sözlüğünü kırk yılda bitirdiğini hatırlatınca şakayla karşılık verdi: Kırk kere kırk bin altı yüz eder; demek ki bir İngiliz’in bir Fransız’a oranı, üçün bin altı yüze oranıdır. Sözlük, sözleşmeden dokuz yıla yakın bir süre sonra çıktı. Johnson’ın en önemli yeniliği, sözcükleri gerçek kullanımlarıyla göstermekti: Sözlükte başta Shakespeare, Milton ve Dryden olmak üzere 500 kadar yazardan yaklaşık 114.000 alıntı var. Bazı tanımlar pek kişiseldir: Sözlükçü “zararsız bir hamal”dır; yulaf ise İngiltere’de atlara verilen, İskoçya’da insanları besleyen bir tahıldır. Johnson İskoçlara takılmayı severdi, ama altı yardımcısından beşi İskoçtu. Sözlüğü, Oxford İngilizce Sözlüğü 1928’de tamamlanana dek İngilizcenin başlıca sözlüğü olarak kaldı.

MerakEdebiyat

Agatha Christie, 3 Aralık 1926 gecesi Berkshire’daki evinden çıktı ve ortadan kayboldu. Arabası Surrey’de terk edilmiş olarak bulununca bütün ülkede arama başladı. On bir gün sonra Yorkshire’daki kaplıca kasabası Harrogate’te, başka bir adla kaldığı bir otelde bulundu.

Christie o sırada 36 yaşındaydı ve aynı yıl yayımlanan Roger Ackroyd Cinayeti ile tanınıyordu. Annesi nisanda ölmüştü; kocası Archie de ağustosta ona Nancy Neele adında başka bir kadına âşık olduğunu söylemiş, 3 Aralık’taki sert bir tartışmada boşanmak istemişti. Aramaya birkaç yüz, bazı anlatımlara göre binden fazla polis ve binlerce gönüllü katıldı. Sherlock Holmes’un yazarı Arthur Conan Doyle, Christie’nin bir eldivenini bir medyuma bile götürdü. Christie, Harrogate’teki Swan Hydropathic Hotel’e Cape Town’dan gelen Teresa Neele adıyla kaydolmuştu. İki doktor hafızasını yitirdiğini açıkladı. Otobiyografisinde bu olaydan hiç söz etmez; biyografi yazarları da hâlâ anlaşamıyor. Kimine göre dissosiyatif füg denen durumu yaşıyordu: Ağır stresin tetiklediği bu nadir bellek kaybında insan kim olduğunu bile unutabilir. Kimine göre ise her şeyi kocasını küçük düşürmek için kendisi planlamıştı.

MerakEdebiyat

Voynich el yazması, 1400’lerin başından kalma, elle yazılmış resimli bir kitaptır. Sayfaları kimsenin tanıyamadığı bitkilerin çizimleriyle ve bugüne kadar kimsenin okuyamadığı bir yazıyla doludur.

Adını, 1912’de kitabı satın alan Polonyalı kitapçı Wilfrid Voynich’ten alır. 2009’da Arizona Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, yavaşça bozunan karbonu ölçen radyokarbon yöntemiyle dana derisinden yapılmış sayfaları 1404–1438 arasına tarihlendirdi; böylece yakın zamanda yapılmış bir sahte olma olasılığı çok zayıfladı. Bugüne yaklaşık 240 sayfası ulaştı; bitkiler, yıldızlar, yıkanan kadınlar ve ilaçlar üzerine bölümleri vardır. 1665 ya da 1666’da yazılmış bir mektuba göre Kutsal Roma Germen İmparatoru II. Rudolf bir zamanlar kitap için 600 duka altını ödemişti. Metin soldan sağa, sürekli tekrar eden 20-25 kadar harfle yazılmıştır ve bazı özellikleri gerçek dillerinkine benzer. Yine de aralarında William ve Elizebeth Friedman’ın da bulunduğu ünlü şifre çözücüler onu okuyamadı. Bilinmeyen bir dilden şifreye, ustaca bir aldatmacaya kadar pek çok görüş öne sürüldü; hiçbiri kanıtlanamadı. El yazması 1969’dan beri Yale Üniversitesi’nde saklanıyor ve bütün sayfaları internette yayımlandı.

MerakEdebiyat

Middlemarch’ın yazarı George Eliot aslında Mary Ann Evans’tı. Romanları hafif “hanım romanları” diye küçümsenmesin, ciddiye alınsın ve özel hayatı eleştirmenlerin diline düşmesin diye 1857’den itibaren bir erkek adı kullandı.

Evans (1819–1880) Warwickshire’da büyüdü; babası orada bir malikânenin yöneticisiydi. Roman yazmaya başlamadan önce saygın bir çevirmendi ve Londra’nın önde gelen dergilerinden Westminster Review’un editörlerindendi. 1856’da yazdığı “Silly Novels by Lady Novelists” (Hanım Yazarların Saçma Romanları) adlı denemesinde, kadınların yazdığı pek çok romanın akla sığmaz olay örgülerini alaya aldı; kendi eserlerinin ise kendi değeriyle okunmasını istiyordu. Bir de özel hayatı vardı: Başka biriyle hâlâ evli olan yazar George Henry Lewes ile açıkça birlikte yaşıyordu. Sonradan anlattığına göre George, Lewes’in ilk adıydı; Eliot’u ise “ağız dolduran, kolay söylenen bir sözcük” olduğu için seçmişti. İlk öyküleri, Scenes of Clerical Life (Papaz Hayatından Sahneler), 1857’de Blackwood’s Magazine’de yayımlandı ve birçok okur onları bir taşra papazının yazdığını sandı. 1859’da Adam Bede büyük ilgi görünce Joseph Liggins adlı bir adam kitabın yazarı olduğunu ileri sürdü; bunun üzerine Evans kim olduğunu açıkladı.

MerakEdebiyat

Shakespeare’in ölümünden yedi yıl sonra, 1623’te, iki oyuncu arkadaşı onun 36 oyununu büyük boy tek bir kitapta topladı. Bugün İlk Folyo diye bilinen bu kitaptaki 18 oyun, aralarında Macbeth ile Fırtına da var, daha önce hiç basılmamıştı; bu kitap olmasa kaybolup gidebilirlerdi.

Kitabı hazırlayan John Heminges ile Henry Condell, Londra’nın önde gelen tiyatro topluluğu King’s Men’de yıllarca Shakespeare’le birlikte oynamıştı. O dönemde oyunlar topluluğa aitti ve Shakespeare’in oyunlarının ancak yarısı kadarı quarto denen ucuz, küçük baskılarla çıkmıştı; bunların bazıları da bozuk metinlerdi. Heminges ile Condell bulabildikleri en iyi metinleri bir araya getirdi. Folyo en büyük kitap boyuydu: Basılı tabaka yalnızca bir kez katlanırdı. Ciltli bir nüsha 1 sterline kadar satılıyordu; bu, usta bir işçinin neredeyse iki aylık kazancıydı. Bu kitap sayesinde kurtulan oyunlar arasında On İkinci Gece, Julius Caesar ve Kısasa Kısas da var. Basılan yaklaşık 750 nüshadan 235’inin bugün hâlâ durduğu biliniyor; bunların 82’si Washington’daki Folger Shakespeare Kütüphanesi’nde. Martin Droeshout’un yaptığı gravür portre de bu kitapla bize ulaştı; Shakespeare’in gerçek olduğu kabul edilen iki görüntüsünden biridir.

MerakFelsefe

Okumak insanı donanımlı, konuşup tartışmak hazırcevap, yazmak ise titiz kılar.

Francis Bacon (1561–1626) hem devlet adamı hem filozoftu. Siyasette Lord Chancellor’lığa, yani İngiltere’nin en yüksek hukuk makamına kadar yükseldi; felsefede bilginin gözleme ve deneye dayanması gerektiğini savundu. İlk kez 1597’de yayımlanan Denemeler’i, Montaigne’in Fransa’da başlattığı kısa deneme türünü İngilizceye taşıdı. “Öğrenim Üzerine” bu ilk baskıda yer aldı, 1625’te genişletildi; buradaki söz 1625 metnindendir. Bacon’ın kullandığı “conference” sözcüğü o dönemde sohbet ve tartışma anlamına geliyordu. Bacon sözün üç parçasını hemen ardından açıklar: Az yazanın güçlü bir belleğe, az konuşup tartışanın çabuk kavrayışa, az okuyanın ise bilmediğini biliyormuş gibi gösterecek kurnazlığa ihtiyacı vardır. Aynı denemede, bazı kitapların yalnızca tadına bakılması, bazılarının yutulması, pek azının da çiğnenip sindirilmesi gerektiğini söyler.

AzimEdebiyat

Kuşkularımız haindir; bizi denemekten korkutur ve çoğu zaman kazanabileceğimiz iyi şeyleri kaybettirir.

Shakespeare Kısasa Kısas’ı 1603–04 dolaylarında yazdı; oyun ilk kez 1623’te İlk Folyo’da basıldı. Viyana’yı dükün yokluğunda yöneten katı vekil Angelo, genç Claudio’yu nişanlısı Juliet’i düğünden önce hamile bıraktığı için ölüme mahkûm etmiştir. Claudio’nun arkadaşı Lucio, onun rahibe adayı olan kız kardeşi Isabella’yı bulmak için manastıra koşar ve onu Angelo’ya gidip yalvarmaya ikna etmeye çalışır. Isabella elinden bir şey gelebileceğinden kuşkulu olduğunu söyleyince Lucio bu sözlerle karşılık verir. Bu yerinde öğüdün, hafifliği ve dedikoduculuğuyla bilinen Lucio’nun ağzından çıkması dikkat çekicidir. Isabella gider ve onun yakarışı oyunun geri kalanını yönlendirir. Oyunun adı Matta İncili’ndeki bir sözden gelir: İnsan başkalarını hangi ölçüyle ölçerse, kendisi de o ölçüyle ölçülür.

DinginlikEdebiyat

Hazır olmak her şeydir.

Hamlet bu sözü, Shakespeare’in 1599-1601 yıllarında yazdığı düşünülen tragedyanın son sahnesinde dostu Horatio’ya söyler. Laertes’le kılıç düellosu yapmayı kabul etmiştir, ama içinde tuhaf bir huzursuzluk vardır. Horatio düelloyu engelleyebileceğini söyler; Hamlet istemez. Ölüm şimdi gelmezse sonra gelecektir, önemli olan ona hazır olmaktır. Hamlet, düellonun Kral Claudius’un kurduğu bir tuzak olduğunu bilmez: Laertes’in kılıcı da, kendisine sunulacak şarap da zehirlidir. Sahne bittiğinde Hamlet, Laertes, kral ve kraliçe ölmüştür.

AzimEdebiyat

Bende, başkaları istiyor diye korkmaya asla razı olmayan bir inat var.

Elizabeth Bennet bu sözü Gurur ve Önyargı’nın (1813) 31. bölümünde, Bay Darcy’nin teyzesi Lady Catherine de Bourgh’un görkemli malikânesi Rosings’te söyler. Elizabeth piyano çalarken Darcy gelip yüzünü görebileceği bir yere dikilir. Elizabeth dönüp ona takılır: Onu korkutmaya niyetliyse boşuna uğraşmaktadır, çünkü biri onu korkutmaya kalktıkça cesareti artar. Tonu şakacıdır, ama söz Elizabeth’in karakterini iyi özetler: Ne mevki ne servet karşısında siner. Birkaç bölüm sonra Darcy ona evlenme teklif eder, Elizabeth de onu geri çevirir.

DinginlikEdebiyat

Ben kendimi önemsiyorum. Ne kadar yalnız, ne kadar kimsesiz, ne kadar desteksiz kalırsam, kendime o kadar saygı duyacağım.

Jane bu sözleri, Charlotte Brontë’nin Jane Eyre (1847) romanının 27. bölümünde içinden geçirir. Bay Rochester’la nikâhı kilisede yarıda kesilmiştir, çünkü Rochester zaten evlidir: Karısı Bertha’yı Thornfield Konağı’nda saklamaktadır. Rochester, Jane’e kendisiyle yurt dışına gitmesi ve nikâhsız da olsa karısı gibi yaşaması için yalvarır. Jane onu sever; içinden bir ses, kabul etse kimin zarar göreceğini sorar. Bu sözler o sese verdiği cevaptır. Jane şafak sökmeden, yanına neredeyse hiçbir şey almadan Thornfield’den ayrılır ve yabancılar onu evlerine alana dek açlıktan ölmenin eşiğine gelir.

DinginlikEdebiyat

Hiçbir şey insan zihnine büyük ve ani bir değişim kadar acı vermez.

Victor Frankenstein bunu, Mary Shelley’nin 1818’de yayımlanan romanının sonlarına doğru düşünür. Yaratıp sonra yüzüstü bıraktığı yaratık, “Düğün gecende yanında olacağım” tehdidini yerine getirmiştir: Victor’un gelini Elizabeth, Cenevre Gölü kıyısındaki Evian’da öldürülmüştür. Tekneyle Cenevre’ye dönerken Victor balıkların suda oynaştığını görür; birkaç saat önce Elizabeth de onları seyretmiştir. Göl yerli yerindedir, ama Victor’un gözünde hiçbir şey eskisi gibi değildir. Mary Shelley (1797-1851) romana 18 yaşında, 1816 yazında başlamıştı.

DinginlikEdebiyat

Birbirimizin hayatını kolaylaştırmak için değilse, ne için yaşıyoruz?

Middlemarch’ın idealist kahramanı Dorothea Brooke bu sözü romanın 72. bölümünde söyler. Genç doktor Lydgate, kasabanın bankeri Bulstrode’un rezaletine karışmıştır; pek çok kişi, onun bir ölümü örtbas etmek için para aldığından şüphelenir. Kasabanın papazı temkinli olmayı öğütler, ama Dorothea Lydgate’e sahip çıkmak ister: Kendisi zor günler geçirirken Lydgate ona akıl vermiştir. George Eliot, Mary Ann Evans’ın (1819-1880) takma adıydı. Roman 1871-1872’de yayımlandı; Virginia Woolf onu, yetişkinler için yazılmış az sayıdaki İngiliz romanından biri diye anar.

DinginlikEdebiyat

Ormana gittim, çünkü bilinçli yaşamak ve yalnızca hayatın temel gerçekleriyle yüzleşmek istiyordum.

Bu, Walden’ın (1854) en çok bilinen cümlesidir ve kitabın ikinci bölümü “Nerede ve Ne İçin Yaşadım”da geçer. Henry David Thoreau (1817-1862), 4 Temmuz 1845’ten başlayarak iki yıl, iki ay, iki gün boyunca Massachusetts’teki Concord kasabası yakınlarında, Walden Gölü kıyısında kendi yaptığı tek odalı bir kulübede yaşadı. Cümle şöyle sürer: Hayatın öğreteceklerini öğrenmek, ölüm vakti geldiğinde de hiç yaşamamış olduğunu anlamamak istiyordu. Thoreau dünyadan elini eteğini çekmiş değildi; bir iki günde bir kasabaya yürürdü.

AzimEdebiyat

Çok diren, az itaat et.

Söz, Walt Whitman’ın (1819-1892) Çimen Yaprakları kitabındaki üç dizelik “To the States” (Eyaletlere) şiirinde geçer. Whitman bu kitabı 1855’te kendi parasıyla bastırmış, ömrü boyunca da genişletip durmuştu. Şiirin sonraki dizeleri nedenini söyler: Sorgusuz itaat eden bir halk tümüyle köleleşir ve bir kez köleleşen hiçbir ulus, eyalet ya da kent özgürlüğünü bir daha geri alamaz. Whitman İç Savaş yıllarında Washington’daki askerî hastanelerde gönüllü olarak yaralı askerlere baktı. Ona göre demokrasiyi, kendi aklını kullanan yurttaşlar yaşatır.

MerakEdebiyat

Deneyim, herkesin kendi hatalarına verdiği addır.

Söz, Lady Windermere’in Yelpazesi’nin üçüncü perdesinde geçer. Oyun ilk kez 20 Şubat 1892’de Londra’daki St James’s Tiyatrosu’nda sahnelendi. Gece geç saatte Lord Darlington’ın evinde toplanan erkekler birbirine laf yetiştirir. Cecil Graham, “Tuppy” diye çağrılan Lord Augustus’a takılır: Deneyim, Tuppy’nin kendi hatalarına verdiği addır. Dumby de lafı alıp herkese genelleştirir. Wilde bu düşünceyi daha önce Dorian Gray’in Portresi’nde de kullanmıştı. İrlandalı yazar Oscar Wilde (1854-1900), komedilerinde Londra sosyetesinin kibar ikiyüzlülüğüyle alay ederdi.

DinginlikEdebiyat

Bu dünyada başka birinin yükünü hafifleten hiç kimse işe yaramaz sayılmaz.

Söz, Dickens’ın tamamladığı son roman olan Our Mutual Friend’de (Ortak Dostumuz, 1864-1865) geçer. Üçüncü kitabın 9. bölümünde John Rokesmith bunu Bella Wilfer’a söyler. İkisi, yoksul ve yaşlı Betty Higden’ın cenazesinden yeni dönmüştür. Betty düşkünler evinde ölmekten öyle korkuyordu ki hastalanınca kırlara kaçmıştı. Sarsılan Bella, bu dünyada işe yaramaz biri olduğunu söyler. Rokesmith ona katılmaz. Bella kimsenin yükünü hafifletmediğini söyleyince de sorar: Ya babası? Söz çoğu zaman kısaltılarak aktarılır.