Kitaplar ve yazarlar

Edebiyat

Yazarların hayatları, eserleri ve edebiyattan akılda kalan sözler.

Bu konudaki kartlarSayfa 6Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
DinginlikEdebiyat

İnsanoğlunun asıl inceleme konusu insandır.

Bu dize, Pope’un İnsan Üzerine Bir Deneme (1733-1734) adlı şiirinin ikinci bölümünü açar. Beytin tamamı şöyledir: “Öyleyse kendini bil, Tanrı’yı çözmeye kalkışma; insanoğlunun asıl inceleme konusu insandır.” Pope’a göre aklımızın ermeyeceği tanrısal planları kurcalamak yerine insan doğasını anlamaya çalışmalıyız. “Kendini bil” ifadesi, Delfi’deki Apollon Tapınağı’nda yazılı olan ünlü öğüdü hatırlatır. “Hata yapmak insana, bağışlamak Tanrı’ya özgüdür” ve “Az bilgi tehlikeli bir şeydir” sözleri de Alexander Pope’a (1688-1744) aittir.

AzimEdebiyat

Cesaret korkuya direnmek, korkuya hâkim olmaktır; korkmamak değildir.

Bu özdeyiş, Mark Twain’in Pudd’nhead Wilson (1894) romanının 12. bölümünü açar. Romanın her bölümü, “Pudd’nhead Wilson’ın Takvimi”nden alınmış bir sözle başlar. David Wilson, Missouri’deki kasabasında herkesin “pudd’nhead”, yani ahmak diye küçümsediği zeki bir avukattır; takvim de onun her tarihin yanına alaycı bir söz eklediği şakacı bir defterdir. Söz şöyle sürer: Bir canlıya cesur demek, ancak o canlı biraz da korkaksa anlamlıdır. Yoksa, insan uyurken de uyanıkken de ona saldıran ve insanın kendisinden kat kat iri olmasına aldırmayan pire, dünyanın en cesur hayvanı olurdu. Mark Twain, Samuel Clemens’in (1835-1910) takma adıdır.

MerakDil

İngilizcedeki “clue” (ipucu), ip yumağı anlamına gelen eski “clew” sözcüğünden gelir. “Yol gösteren iz” anlamını ise bir Yunan mitinden almıştır: Ariadne, Theseus labirentten çıkış yolunu bulsun diye ona bir ip yumağı verir.

Mite göre Girit Kralı Minos, yarı insan yarı boğa bir canavar olan Minotor’u, usta zanaatkâr Daidalos’un yaptığı bir labirentte tutuyordu. Atina prensi Theseus canavarı öldürmeye geldi. Minos’un kızı Ariadne ona bir ip yumağı verdi. Theseus ipin ucunu girişe bağladı, ilerledikçe yumağı çözdü, dönüşte de ipi izleyerek dışarı çıktı. İngiliz yazarlar zamanla her türlü karmaşadan ya da bilmeceden çıkış yolunu gösteren şeye “clew” demeye başladı; 1620’lere gelindiğinde sözcük, yol gösteren her şeyi anlatıyordu. “Clue” yazımı 15. yüzyılda ortaya çıkmıştı. Denizcilik İngilizcesinde eski yazım hâlâ yaşar: Yelkenin alt köşesine “clew” denir. Türkçe de aynı hikâyeyi tek bir sözcükte saklar: İpucu, kelimesi kelimesine “ipin ucu” demektir.

AzimFelsefe

İnsanlar kimi zaman kendi kaderlerinin efendisidir: / Başkalarının buyruğunda yaşıyorsak, sevgili Brutus, / suç yıldızlarımızda değil, kendimizde.

Bu dizeleri, Shakespeare’in 1599’da yazdığı Julius Caesar’ın 1. perdesinde Cassius söyler. Brutus’a, Caesar’ı yücelten ve kendilerini onun buyruğuna düşüren şeyin gökyüzü değil, kendi boyun eğişleri olduğunu anlatır. O dönemde pek çok insan kaderin yıldızlarda yazılı olduğuna inanırdı. Bugün dize “hayatının sorumluluğunu üstlen” anlamında alıntılanır; John Green’in Türkçeye Aynı Yıldızın Altında adıyla çevrilen romanı da özgün adını, The Fault in Our Stars’ı bu dizeden alır. Oyunda ise bu sözler hesaplı bir iltifattır: Cassius, Brutus’u Caesar’ı öldürme planına çekmeye çalışmaktadır.

MerakTarih

Rosetta Taşı’nda aynı kararname üç kez yazılıdır: hiyerogliflerle, gündelik Mısır yazısı Demotikle ve Eski Yunanca. Yunancayı okuyabilen bilginler, bu metni Mısırca yazılarla satır satır karşılaştırabildi. Fransız bilgin Jean-François Champollion da 1822’de bu taştan yola çıkarak hiyeroglifleri çözdü.

Hiyeroglifler 1.400 yılı aşkın bir süre okunamamıştı: Bilinen son hiyeroglif yazıt MS 394’te kazındı ve sonraki bilginler her işaretin bir fikri simgelediğini sanarak yanlış yola saptı. Çözüm, adlar sayesinde geldi. Kral adları, kartuş denen oval çerçevelerin içine yazılır. İngiliz bilim insanı Thomas Young 1814’ten itibaren taştaki kartuşu Yunanca metindeki Ptolemaios adıyla eşleştirdi ve bazı işaretlerin seslerini buldu. Champollion ise Mısır dilinin son evresi olan ve Kıpti Kilisesi’nde hâlâ kullanılan Kıpticeyi biliyordu. Eylül 1822’de Fransız Yazıtlar Akademisi’nin sekreterine yazdığı mektupta, hiyerogliflerin birçoğunun ses gösterdiğini duyurdu. 1824’e gelindiğinde de bu yazının sesleri gösteren işaretlerle anlamları gösteren işaretleri bir arada kullandığını ortaya koymuştu. Sonraki on yıllarda Mısır tarihinin 3.000 yılı aşkın dönemine ait metinler yeniden okunabilir hâle geldi.

MerakEdebiyat

Pek çok İngilizce sözcük ve deyim, yazılı olarak ilk kez Shakespeare’in oyunlarında görülür: Talihsiz âşıklar için kullanılan “star-crossed” ya da kıskançlığı anlatan “green-eyed monster” gibi. Ama ilk kez onda görülmek, Shakespeare’in uydurduğu anlamına gelmez; böyle sözcüklerin birçoğunu başkaları daha önce kullanmıştı.

Shakespeare’in 1.700 kadar sözcük icat ettiği yolundaki yaygın rakam, büyük ölçüde Oxford İngilizce Sözlüğü’ne dayanır: Sözlüğün ilk baskısı, birçok sözcüğün ilk kullanıcısı olarak onu gösteriyordu. Shakespeare araştırmacısı Jonathan Hope bunun nedenine dikkat çeker: Sözlük için alıntı toplayan Viktorya dönemi okurları Shakespeare’i başka hiçbir yazarı okumadıkları kadar dikkatle taramıştı. Bu yüzden başka yazarlarda da bulunan sözcükler sık sık ona yazıldı. Sonraki araştırmalar, dijital ortamda taranabilen eski basılı kitap arşivlerinin de yardımıyla, bu sözcüklerin birçoğu için daha eski örnekler buldu. Geriye kalan yine de dikkat çekicidir. Shakespeare isimleri fiil olarak kullandı, sözcüklere serbestçe ön ek ve son ek getirdi, sözcükleri yeni biçimlerde birleştirdi. “Salad days” (toy gençlik yılları) ve “sea change” (köklü değişim) gibi onlarca deyimi, dört yüz yılı aşkın süre sonra bile İngilizcede her gün kullanılıyor.

MerakEdebiyat

Genji’nin Hikâyesi çoğu zaman dünyanın ilk romanı sayılır. Eseri 1000’li yılların başında, Japon imparatorluk sarayında nedime olan Murasaki Shikibu yazdı. 54 bölümlük eser, bir imparatorun oğlu olan Genji’nin hayatını ve aşklarını, ardından da ondan sonraki kuşağı anlatır.

Murasaki Shikibu yazarın gerçek adı değildir; gerçek adı bilinmiyor. Bugünkü Kyoto olan Heian-kyō’da İmparatoriçe Shōshi’nin hizmetindeydi. Eseri yaklaşık 1000 ile 1012 arasında, büyük olasılıkla saraydaki kadınlar arasında elden ele dolaşan bölümler hâlinde yazdı. Metni çoğunlukla Japon hece alfabesi hiragana ile yazdı; çünkü devletin ve saygın edebiyatın dili olan Çince o dönemde erkeklere ait bir uğraş sayılıyordu. Yazarın kendi el yazması günümüze ulaşmadı; eser, birbirinden farklı 300 kadar sonraki kopya sayesinde bilinir. En eski resimli tomarlar ise 12. yüzyıldan kalmadır. “İlk roman” olup olmadığı, romanın nasıl tanımlandığına bağlıdır; Yunan ve Roma dönemine ait düzyazı öyküler daha eskidir. Yine de kalabalık kişi kadrosu, karakterlerin iç dünyası ve yıllar içinde yaşlanan kahramanları, eseri bugün romandan beklediklerimize çok yaklaştırır. Arthur Waley’nin 1925-1933 arasında yaptığı İngilizce çeviri eseri Batı’da ünlü yaptı.

MerakEdebiyat

Mary Shelley, Frankenstein’ı 1816 yazında, 18 yaşındayken yazmaya başladı. Fikir, Cenevre Gölü kıyısında Lord Byron ve Percy Shelley ile aralarında yaptıkları bir hayalet hikâyesi yarışmasından doğdu. Roman 1 Ocak 1818’de Londra’da yazar adı olmadan yayımlandığında Mary 20 yaşındaydı.

O yaz tarihe “Yazsız Yıl” olarak geçti: Bir yıl önce Endonezya’daki Tambora Dağı’nın büyük patlaması dünyayı soğutmuştu ve soğuk yağmurlar arkadaşları Byron’ın kiraladığı Villa Diodati’de eve kapattı. Alman hayalet hikâyeleri okudukları bir akşamın ardından Byron, her birinin bir hikâye yazmasını önerdi. Mary günlerce bir fikir aradı; sonunda, hayat verdiği yaratıktan dehşete düşen bir bilim insanının görüntüsü aklına geldi. Byron’ın doktoru John Polidori de aynı yarışmada Vampir adlı öyküsünü yazdı. Frankenstein ya da Modern Prometheus önce üç cilt hâlinde ve yalnızca 500 adet basıldı; önsözünü Percy yazmıştı. Mary’nin adı kitapta ilk kez 1821’deki Fransızca çeviride, İngiltere’de ise 1823’teki ikinci baskıda yer aldı. Roman çoğu zaman ilk bilim kurgu romanlarından biri olarak anılır.

MerakEdebiyat

Agatha Christie, Guinness Dünya Rekorları’na göre tüm zamanların en çok satan romancısıdır: Kitapları tahminen iki milyar adet sattı. 66 polisiye roman yazdı; bunların çoğunda Hercule Poirot ya da Miss Marple vardır.

Christie 1890’da İngiltere’nin Torquay kentinde doğdu. Birinci Dünya Savaşı sırasında bir hastane eczanesinde çalıştı ve romanlarında sık sık karşımıza çıkan zehirleri orada tanıdı. İlk romanı Ölüm Sessiz Geldi (The Mysterious Affair at Styles), 1920’de Poirot’yu okurla tanıştırdı. Satışlarının yaklaşık yarısı İngilizce baskılardan, yarısı çevirilerden gelir; UNESCO’nun Index Translationum veri tabanına göre dünyada eserleri en çok çevrilen yazardır. On Kişiydiler yaklaşık 100 milyon adet sattı. 1952’de Londra’da perdelerini açan Fare Kapanı ise aynı prodüksiyonla en uzun süre sahnelenen oyun olarak dünya rekorunu elinde tutar. Ondan fazla satanın yalnızca Kitab-ı Mukaddes ile Shakespeare olduğu yolundaki yaygın söz ise doğrulanamaz; çünkü ikisinin de güvenilir satış rakamları yoktur.

MerakEdebiyat

Oxford’da profesör olan J.R.R. Tolkien çocukluğundan beri diller icat ediyordu. Sonradan önce dillerin geldiğini, Hobbit ile Yüzüklerin Efendisi’nin geçtiği Orta Dünya’yı da kısmen bu dillere bir yurt olsun diye kurduğunu söyledi.

Tolkien bir filologdu, yani dillerin yüzyıllar içinde nasıl değiştiğini inceleyen bir bilim insanıydı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk işi, Oxford İngilizce Sözlüğü’nde W harfiyle başlayan sözcüklerin geçmişini araştırmaktı; 1925’ten itibaren de Oxford’da Anglosakson dili, yani Eski İngilizce profesörüydü. İki ana Elf dilinin gerçek dünyadan modelleri vardır: Quenya Fince ve Latinceden, Sindarin ise Galceden beslenir. Tolkien bu dillere dil bilgisi, ses değişimleri ve uzun bir geçmiş verdi; bu sayede kitaplarındaki adlar binlerce yıl içinde kendiliğinden oluşmuş gibi durur. Bu düşünceyi 1955’te Amerikalı yayıncısı Houghton Mifflin’e yazdığı bir mektupta anlattı. Dimitra Fimi gibi bazı araştırmacılar ise mitolojiyle dillerin birlikte geliştiğini düşünür; çünkü Tolkien’in bu mitolojiye ait ilk şiiri, ilk Elf dilinden birkaç ay önce yazılmıştı.

MerakEdebiyat

George Orwell’ın 1949’da yayımlanan 1984 romanı, gözetim ve propaganda denince bugün hâlâ akla gelen kavramları dile kazandırdı: Büyük Birader, Düşünce Polisi, Yenisöylem ve birbiriyle çelişen iki şeye aynı anda inanmak demek olan çiftdüşün. İngilizcedeki “Orwellian” sıfatı ise sonradan doğdu.

Orwell romanın büyük bölümünü İskoçya’nın ücra adası Jura’da, veremle boğuşurken yazdı. Kitap 8 Haziran 1949’da yayımlandı; Orwell yedi ay sonra, 46 yaşında öldü. Romanın kahramanı Winston Smith, Hakikat Bakanlığı’nda eski gazeteleri yeniden yazar; böylece geçmiş her zaman Parti’nin söyledikleriyle uyuşur. Yenisöylem, isyankâr düşünceleri dile getirmeyi imkânsız kılmak için daraltılmış Parti dilidir; Büyük Birader ise yüzü her afişten bakan liderdir. “Orwellian” sözcüğünün bilinen ilk kullanımı, Amerikalı yazar Mary McCarthy’nin 1950’de yazdığı bir denemededir. Sözcük bugün gözetime, propagandaya ve apaçık gerçeklerin inkârına dayanan her düzeni anlatır. Büyük Birader adı, ilk kez 1999’da Hollanda’da yayınlanan Big Brother adlı televizyon programına da verildi.

MerakEdebiyat

Arthur Conan Doyle, 1893’te Sherlock Holmes’u baş düşmanı Profesör Moriarty ile birlikte Reichenbach Şelalesi’nden düşürerek öldürdü. Okurlar öylesine sarsıldı ki The Strand dergisinin 20.000’den fazla abone kaybettiği anlatılır. On yıl sonra Doyle dedektifi geri getirdi.

Doyle, Holmes’tan bıkmıştı ve asıl işi saydığı tarihî romanlara zaman ayırmak istiyordu. “Son Problem” adlı öykü Aralık 1893’te The Strand’de yayımlandı. Ardından öfkeli mektuplar yağdı; anlatılana göre bir kadın mektubuna “Seni zalim!” diye başlamıştı. Londralıların yas tutmak için kollarına siyah bant taktığı meşhur hikâye ise büyük olasılıkla bir efsanedir: Bu konudaki bilinen en eski kayıt 1949 tarihlidir. Doyle sekiz yıl direndi. 1901-1902’de tefrika edilen Baskerville’lerin Köpeği, Holmes’un ölümünden önceki bir dönemde geçiyordu. 1903’te yayımlanan “Boş Ev” öyküsünde ise Holmes’un aslında ölmediği, yalnızca düşmüş gibi göründüğü ortaya çıktı. Doyle 1927’ye kadar Holmes öyküleri yazmayı sürdürdü.

MerakEdebiyat

Jane Austen’ın adı, hayattayken yayımlanan romanlarının hiçbirinde yer almadı. Sağduyu ve Duyarlık (1811) yalnızca “Bir Hanımefendi” imzasıyla çıktı; Gurur ve Önyargı gibi sonraki romanlarında ise yazar, “Sağduyu ve Duyarlık’ın Yazarı” gibi önceki kitaplarıyla anıldı.

Austen hayattayken dört roman yayımladı ve hiçbirinde adı yoktu: Sağduyu ve Duyarlık, Gurur ve Önyargı, Mansfield Parkı ve Emma. O dönemde romanları imzasız yayımlamak yaygındı; Walter Scott bile Waverley’i 1814’te adını koymadan yayımlamıştı. Anglikan bir papazın kızı olan Austen için bu, özel hayatını korumanın da bir yoluydu. Yine de sır yayıldı: Naip Prens, yani sonraki Kral IV. George, romanlarına hayrandı, her sarayında bir takımını bulunduruyordu ve Emma ona ithaf edildi. Austen, Sağduyu ve Duyarlık’tan 140 sterlin kazandı; Gurur ve Önyargı’nın telif hakkını ise 110 sterline sattı. Temmuz 1817’de, 41 yaşında öldü. Birkaç ay sonra ağabeyi Henry, ölümünden sonra yayımlanan Northanger Manastırı ve İkna için kısa bir yaşam öyküsü yazdı; kız kardeşinin romanların yazarı olduğunu kamuoyuna ilk kez bu yazıda açıkladı.

MerakEdebiyat

Charlotte, Emily ve Anne Brontë kardeşler eserlerini önce Currer, Ellis ve Acton Bell adlarıyla yayımladı; okurların çoğu bunları erkek adı sandı. Jane Eyre, Uğultulu Tepeler ve Agnes Grey 1847’de bu adlarla çıktı ve kitapları kimin yazdığını pek az kişi biliyordu.

Kardeşler, Yorkshire bozkırlarındaki Haworth köyünde, papaz evinde büyüdü. Takma adları ilk kitapları Currer, Ellis ve Acton Bell’in Şiirleri (1846) için seçtiler ve kendi adlarının baş harflerini korudular; kitaptan yalnızca iki tane satıldı. Charlotte 1850’de nedenini anlattı: Açıkça erkek adı almak istememişlerdi, ama kadın olduklarının bilinmesini de istememişlerdi; çünkü eleştirmenlerin kadın yazarlara önyargıyla baktığını sezmişlerdi. Çok geçmeden tahminler başladı; kimileri bütün kitapların tek bir erkeğin elinden çıktığını düşündü. Temmuz 1848’de Charlotte ile Anne, Charlotte’un yayıncısı George Smith’e iki ayrı kişi olduklarını göstermek için Londra’ya gitti; Emily gitmeyi reddetti. Bir yıl içinde Emily de Anne de öldü; Charlotte daha sonra kardeşlerinin hikâyesini gerçek adlarıyla anlattı.

MerakEdebiyat

Franz Kafka 1924’te ölmeden önce en yakın arkadaşı Max Brod’dan günlüklerini, mektuplarını ve yayımlanmamış el yazmalarını okumadan yakmasını istedi. Brod bu isteği yerine getirmedi ve Dava ile Şato romanları da dâhil bu yazıları yayımladı.

Kafka 40 yaşında, Viyana yakınlarındaki bir sanatoryumda veremden öldü; Prag dışında pek tanınmıyordu. Kendi yazdıklarına karşı çok acımasızdı: Bazı tahminlere göre yazdıklarının %90 kadarını kendisi yok etti. Bunda ona son sevgilisi Dora Diamant yardım etti; ama Dora bazı defterleri gizlice sakladı, bunlara da sonradan Gestapo el koydu. Brod, Kafka’ya yıllar önce böyle bir isteği asla yerine getirmeyeceğini söylediğini anlattı. Dava’yı 1925’te, Şato’yu 1926’da, Amerika’yı 1927’de yayımladı. 1939’da Naziler Prag’ı işgal ederken, bir bavul dolusu Kafka evrakıyla Filistin’e gitti. Bu kâğıtlar için yıllarca süren hukuk kavgası 2016’da bitti: İsrail Yüksek Mahkemesi belgeleri İsrail Ulusal Kütüphanesi’ne verdi.

DinginlikEdebiyat

Emily Dickinson 1.800’e yakın şiir yazdı, ama sağlığında bunların yalnızca on kadarı basıldı; hepsi imzasız çıktı, çoğunu da editörler değiştirdi. 1886’da ölümünden sonra kız kardeşi Lavinia geri kalan şiirleri buldu; birçoğu elle dikilmiş küçük defterlere temize çekilmişti.

Dickinson neredeyse bütün hayatını Massachusetts’teki Amherst kasabasında geçirdi; son yıllarında aile evinden neredeyse hiç çıkmadı. 1858 ile 1865 arasında 800 kadar şiiri, bugün “fasikül” denen 40 küçük defterde temize çekti; kimse bu defterlerin varlığından haberdar değildi. İlk seçkiyi 1890’da Mabel Loomis Todd ile Thomas Wentworth Higginson yayımladı. Ancak şiirleri dönemin zevkine uydurmak için sözcüklerle oynadılar, bol kullandığı tirelerin yerine de sıradan noktalama işaretleri koydular. Uyakları da alışılmışın dışındaydı: Çoğu zaman “room” ile “storm” gibi tam tutmayan, yalnızca birbirine yakın sesli sözcükleri uyak olarak kullanırdı. Şiirlerin tamamı, onun yazdığı biçime yakın olarak ancak 1955’te Thomas H. Johnson’ın baskısıyla yayımlandı.

AzimEdebiyat

Ernest Hemingway’in buzdağı teorisine göre konusunu iyi bilen bir yazar, bildiklerinin çoğunu yazmadan bırakabilir; okur yine de onları hisseder. Hemingway iyi yazıyı buzdağına benzetirdi: Buzdağının yalnızca sekizde biri suyun üstünde görünür, ona ağırlığını veren ise görünmeyen kısmıdır.

Hemingway bu fikri, İspanya’daki boğa güreşlerini anlattığı Öğleden Sonra Ölüm (1932) adlı kitabında dile getirdi: Yazar konusunu gerçekten biliyorsa bazı şeyleri anlatmadan geçebilir; okur onları açıkça yazılmış kadar güçlü hisseder. Bu alışkanlığın kökü gençlik yıllarına uzanır. Hemingway 1917’de Kansas City Star gazetesinde muhabirken, kısa cümleler ve yalın, güçlü bir dil isteyen üslup kurallarına uydu; sonraları öykülerini de aynı biçimde budadı. En bilinen örneklerden biri 1927 tarihli “Beyaz Filler Gibi Tepeler” öyküsüdür: İspanya’da tren bekleyen bir çift, adı hiç geçmeyen bir ameliyat yüzünden tartışır; yine de okur neyin söz konusu olduğunu anlar. “Eksiltme kuramı” diye de anılan bu yöntem, 20. yüzyıl öykü ve romanını derinden etkiledi. Hemingway 1954’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.

MerakEdebiyat

Gılgamış Destanı, günümüze ulaşan en eski edebî eserlerden biridir: Kahramanını anlatan ilk şiirler yaklaşık 4.000 yıl önce, eski Mezopotamya’da (bugünkü Irak) yazıya geçirildi. Destan, dostu Enkidu’nun ölümüyle sarsılan Uruk kralı Gılgamış’ın ölümsüzlüğü arayışını anlatır.

Gılgamış’ı anlatan ilk şiirler MÖ 2100 dolaylarında Sümerce yazıldı. MÖ 1800 civarında bu şiirler, Babil’in dili Akadcayla yazılmış tek bir destanda birleşmişti. En bilinen hâli on iki kil tablete yayılır ve çivi yazısıyla yazılmıştır; bu yazının işaretleri, ıslak kile bastırılan kama biçimli çentiklerdir. Destanda Gılgamış, büyük tufandan kurtulan Utnapiştim’i bulur ve gençliği geri getiren bir bitki ele geçirir; ama o yıkanırken bitkiyi bir yılan çalar. Uruk’a döner ve kendisinden sonra da ayakta kalacak kent surlarıyla övünür. Çivi yazısı unutulunca destan da unutuldu. Tabletler 1853’te Ninova’da, Asur kralı Asurbanipal’in kütüphanesinin kalıntıları arasında bulundu. 1872’de British Museum’dan George Smith, Nuh tufanına çok benzeyen tufan anlatısını çözüp okuyunca büyük yankı uyandırdı.

MerakEdebiyat

Miguel de Cervantes’in Don Kişot’u çoğu zaman ilk modern roman sayılır; İspanya’da iki cilt hâlinde, 1605 ve 1615’te yayımlandı. Kahramanı, şövalye hikâyelerini okuya okuya aklını yitiren bir taşra soylusudur; köylü Sancho Panza’yı yanına silahtar alıp şövalye olmak için yollara düşer.

Cervantes (1547–1616), kitabı yazmadan önce 1571’deki İnebahtı Deniz Savaşı’nda savaşmış, sol elini kullanamaz olmuş ve beş yıl Cezayir’de esir kalmıştı. Romanı, o dönem İspanya’da çok satan şövalye romanslarıyla, yani şövalyeleri ve devleri anlatan uzun macera kitaplarıyla alay etmek için yazdı. Kitabı yeni yapan, sıradan hayatla ilgilenmesi ve insanların dünyayı okudukları kitapların gözüyle nasıl gördüğünü anlatmasıydı. 1614’te Avellaneda takma adını kullanan bir yazar, sahte bir devam kitabı yayımladı. Cervantes buna ikinci ciltte yanıt verdi: Bu kez karakterler birinci cildi okumuştur ve sahte devam kitabıyla dalga geçerler. Don Kişot dünyada en çok çevrilen kitaplardan biridir; 2002’de Norveç’te düzenlenen ve 50’yi aşkın ülkeden yazarın katıldığı bir oylamada tüm zamanların en iyi kurmaca eseri seçildi.

MerakEdebiyat

Charles Dickens’ın romanlarının çoğu, kitap olarak basılmadan önce parça parça yayımlandı: kimi ucuz aylık fasiküllerle, kimi haftalık dergilerde tefrika olarak. Dickens bölümleri çoğu zaman merakın doruğunda bitirirdi; böylece okur bir sonrakini de almak isterdi.

Dickens’ın bölüm bölüm yayımlanan ilk romanı, 1836–1837’de 19 resimli aylık fasikül hâlinde satılan Pickwick Kulübü’ydü. Her fasikül bir şilindi; böylece bütün bir kitabı tek seferde alamayacak okurlar da romana ulaşabildi. Pickwick, Dickens’ı 24 yaşında ünlü yaptı. David Copperfield ve Kasvetli Ev gibi sonraki romanlar da aylık fasiküllerle çıktı; Antikacı Dükkânı, Zor Zamanlar ve Büyük Umutlar ise dergilerde haftalık tefrika edildi. Dickens çoğu zaman yalnızca birkaç bölüm önden yazdığı için hikâyenin gidişatını okur mektuplarına ve satışlara göre değiştirebiliyordu. Genç kahramanı Küçük Nell’in sonunda öldüğü Antikacı Dükkânı’nı Atlantik’in iki yakasında okurlar merakla izledi. New Yorkluların rıhtıma doluşup gelen gemilerin tayfalarına Nell’in ölüp ölmediğini sorduğu meşhur hikâye ise büyük olasılıkla uydurmadır.

MerakEdebiyat

Edgar Allan Poe’nun 1841’de yayımlanan “Morg Sokağı Cinayetleri” öyküsü, çoğu zaman ilk modern polisiye sayılır. Kahramanı C. Auguste Dupin, Paris’te herkesi şaşkına çeviren bir cinayeti yalnızca akıl yürüterek çözer. Sherlock Holmes ise sahneye ancak onlarca yıl sonra çıkacaktı.

Amerikalı şair ve eleştirmen Poe (1809–1849), Dupin öykülerine “akıl yürütme öyküleri” diyordu. İlkini yazdığında İngilizcede “dedektif” sözcüğü henüz kullanılmıyordu. “Morg Sokağı Cinayetleri”, “Marie Rogêt’nin Esrarı” (1842) ve “Çalınan Mektup” (1844) adlı üç öyküde, sonraki yazarların izleyeceği kalıbın büyük bölümünü kurdu: tuhaf bir dâhi, olayları anlatan bir arkadaş, çaresiz kalan polis, içeriden kilitli bir odada işlenen bir cinayet ve ancak sonda gelen açıklama. Sherlock Holmes’u 1887’de yaratan Arthur Conan Doyle, Poe’yu açıkça polisiye öykünün babası sayıyordu. Amerikalı polisiye yazarlarının derneği Mystery Writers of America, her yıl verdiği ödüllere bugün de Edgar adını veriyor.

MerakEdebiyat

Marcel Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’si bir milyonu aşkın sözcükten oluşur ve 1913–1927 arasında yedi cilt hâlinde yayımlandı. Romanın başlarında anlatıcı çaya batırılmış bir madlen kekinin tadına bakar ve çocukluk anıları birden canlanır.

Parisli yazar Proust (1871–1922), son yıllarını çoğunlukla yatağında, kitabı bitirmeye çalışarak geçirdi. İlk cilt Swann’ların Tarafı’nı birçok yayınevi geri çevirdi; bunlardan biri de André Gide’in önerisiyle kitabı reddeden saygın Nouvelle Revue Française’ti. Proust da kitabı 1913’te masrafını kendisi karşılayarak Grasset yayınevine bastırdı. 1922’de öldüğünde son üç cilt henüz yayımlanmamıştı; onları kardeşi Robert yayına hazırladı. Madlen sahnesinde tat, anlatıcıya Combray köyündeki pazar sabahlarını hatırlatır: Léonie Teyzesi o sabahlar ona kendi çayına batırdığı bir parça madlen verirdi. Proust buna “istemsiz bellek” der: Geçmişin çabayla değil, duyular yoluyla kendiliğinden geri gelmesi. Psikologlar bugün bir kokunun ya da tadın birden canlandırdığı güçlü anılara “Proust etkisi” diyor. Guinness Dünya Rekorları da eseri dünyanın en uzun romanı olarak kaydediyor.

DinginlikEdebiyat

Haiku, tek bir ânı yakalayan çok kısa bir Japon şiiridir; bu an çoğu zaman bir mevsime bağlanır. Klasik haiku 17 ses biriminden oluşur ve bunlar 5, 7 ve 5’lik üç bölüme ayrılır.

Haikunun kökeni hokkudur. Hokku, renga denen uzun zincir şiirin açılış kıtasıydı; rengayı birkaç şair sırayla dize ekleyerek birlikte yazardı. Matsuo Başo (1644–1694) bu açılış kıtasını başlı başına bir sanat hâline getirdi. En bilinen şiirinde (1686) eski bir gölete bir kurbağa atlar ve suyun sesi duyulur. “Haiku” adını ise 19. yüzyılın sonunda şair Masaoka Şiki yaygınlaştırdı; Şiki bu kısa şiiri zincirden bağımsız, kendi başına bir şiir olarak ele alıyordu. Japonca hece yerine “on” denen kısa ses birimlerini sayar ve bunlar başka dillerdeki hecelerle örtüşmez: Örneğin “Nippon” (Japonya) dört on sayılır (ni-p-po-n), ama iki hecedir. Klasik bir haikuda genellikle mevsimi belli eden bir sözcük (kigo) ve şiirde duraklama yaratan bir “kesme sözcüğü” (kireji) bulunur. Bu yüzden başka dillerde haiku yazan birçok şair, 5–7–5’i tam tamına saymak yerine kısa dizeler kurmayı yeğler.

MerakEdebiyat

Herman Melville’in Moby Dick’i (1851), edebiyatın en ünlü ilk cümlelerinden biriyle açılır: “Bana İsmail deyin.” Genç bir denizci olan anlatıcı, Kaptan Ahab’ın, bir zamanlar bacağını koparan beyaz balinayı saplantıyla kovalayışını anlatır.

Melville (1819–1891) romanı yazarken iki kaynaktan beslendi: Ocak 1841’de yola çıktığı balina avı gemisi Acushnet’te yaşadıkları ve 1820’de Büyük Okyanus’ta bir kaşalotun batırdığı balina gemisi Essex’in gerçek hikâyesi. İlk cümle çoğu zaman bir ipucu olarak okunur. Tevrat’ın Yaratılış kitabında İbrahim’in oğlu İsmail çöle gönderilir; bu yüzden ad, Batılı okura yurdundan kopmuş bir gezgini, dışlanmış birini çağrıştırır. Anlatıcı bunun gerçek adı olduğunu da hiç söylemez. Roman Ekim 1851’de Londra’da The Whale (Balina), bir ay sonra New York’ta Moby-Dick adıyla çıktı. Kitap pek satmadı; Melville 1891’de öldüğünde baskısı kalmamıştı. Romanın değeri ancak yazarın doğumunun 100. yılı olan 1919’dan sonra anlaşıldı; bugün Amerikan edebiyatının en büyük romanları arasında sayılır.