Çözümler ve icatlar

Mühendislik

Köprülerden makinelerin işleyişine kadar mühendislikte karşılaşılan sorunlar ve bulunan çözümler.

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakMimarlık

Fujian tulouları, Çin’in güneydoğusunda Hakka ve Minnan topluluklarının sıkıştırılmış topraktan yaptığı yuvarlak ya da kare biçimli dev evlerdir. Kale gibi kapalı tek bir halka, ortak bir avlunun çevresinde bütün bir sülaleyi, bazen birkaç yüz kişiyi barındırırdı.

Tuloların çoğu 12. ile 20. yüzyıllar arasında Fujian’ın güneybatısındaki tepelik bölgede yapıldı. Haydutların ve sülaleler arası kavgaların eksik olmadığı bu yerlerde, bir kale gibi kapanabilen bir ev emeğe değerdi. Üç ila beş kat yüksekliğindeki duvarlar, tahta kalıpların arasına toprak dövülerek kat kat yükseltildi. Dışarıya tek bir kapı ve birkaç pencere açılır; içeride ise her katı ahşap galeriler dolaşır. Her aile zeminden en üst kata kadar kendi odalarına sahipti; avluda kuyu ve sülalenin atalarını andığı salon bulunurdu. En büyük tuloular 800 kişiye kadar barındırabiliyordu. UNESCO, 46 tuloyu 2008’de Dünya Mirası listesine aldı.

MerakMühendislik

İran’daki Şuştar Tarihî Su Sistemi, Karun Nehri üzerinde bentlerden, köprülerden, tünellerden, kanallardan ve değirmenlerden oluşan bir ağdır; büyük bölümü MS 3. yüzyılda yapıldı. Tarlaları suladı, kente su verdi ve değirmenleri döndürdü.

Rivayete göre Şuştar’daki ilk kanallar MÖ 5. yüzyılda Pers kralı I. Darius döneminde açıldı; ama sistemin asıl yapıları Sasani İmparatorluğu’ndan kalmadır. Karun Nehri’ni yaklaşık 500 metre boyunca kesen Bend-i Kayser’i (Kayser’in Bendi), Sasani hükümdarı I. Şapur’un 260’ta Roma İmparatoru Valerianus’u yenmesinden sonra esir alınan Romalı askerlerin yaptığı söylenir. Bent nehrin seviyesini yükseltir, suyu kanallara ve kayaya oyulmuş tünellere yönlendirirdi. Su, değirmenleri döndürüp tarlaları suladıktan sonra bir dizi çağlayanla kentin altındaki bir havuza dökülürdü. On üç bent, köprü ve öteki yapı tek bir sistem gibi çalışıyordu. UNESCO, sistemi 2009’da Dünya Mirası listesine aldı.

MerakMühendislik

Hipokaust, Romalıların yerden ısıtma sistemiydi: bir ocak, küçük ayaklar üzerine oturtulmuş zeminin altına sıcak hava gönderir, bazı yapılarda bu hava duvarlardaki boşluklardan da yükselirdi. Böylece hamamlar ve varlıklı evler ısınırdı.

Adı, Yunanca “alttan ısıtılan” anlamındaki sözcüklerden gelir. Zeminin altında, pilae denen küçük tuğla ya da taş ayaklar sıra sıra dizilirdi; odanın dışındaki bir ocak sıcak havayı ve dumanı bu alçak boşluğa gönderirdi. Duvarlara yerleştirilen içi boş kutu tuğlalar ise ısıyı yukarı taşıyıp dışarı atardı. Romalı yazarlar, MÖ 1. yüzyılın başlarında yaşamış varlıklı bir iş insanı olan Sergius Orata’yı ısıtmalı “asma hamamların” mucidi sayar; ama tarihçiler, zemini bu yolla ısıtan ilk kişinin o olduğundan şüphelidir. Mimar Vitruvius, MÖ 1. yüzyılın sonlarında böyle hamamların nasıl yapılacağını anlattı; sistem Britanya’dan Kuzey Afrika’ya kadar imparatorluğun her yanına yayıldı. Ateşi sürekli yanık tutmak için bol yakıt ve bu işi yapan köleler ya da hizmetkârlar gerekiyordu.

MerakArkeoloji

Nan Madol, Mikronezya’daki Pohnpei Adası’nın kıyısında, gelgit kanallarıyla birbirinden ayrılan yaklaşık yüz yapay adacık üzerine kurulmuş bir yıkık kenttir; bazalt duvarları, mezarları ve tören yapıları hâlâ ayaktadır.

Adacıkların yapımı 8. ya da 9. yüzyılda başladı; büyük bazalt duvarlar ise 1180–1200 dolaylarından itibaren yükseldi. Kent, Pohnpei’yi yaklaşık 1628’e kadar tek elden yöneten Saudeleur hanedanının tören ve yönetim merkezi oldu; rakip şefler, göz önünde olsunlar diye burada yaşamak zorundaydı. Yapıcılar, Pohnpei’nin başka bir yerinden çıkarılıp buraya getirilen, doğal olarak çok köşeli uzun bazalt sütunlar kullandı. Sütunları bir enine, bir boyuna sıralar hâlinde üst üste koydular ve içini mercan molozuyla doldurdukları platformları böyle çevirdiler. Bu ağır taşların nasıl taşınıp kaldırıldığına dair bir kayıt yok. Mezarların bulunduğu Madol Powe bölümünde, duvarlarla çevrili kraliyet mezarı Nandauwas da yer alır. UNESCO, Nan Madol’u 2016’da Dünya Mirası listesine aldı ve kanalları tıkayan alüvyon ve mangrovlar yüzünden aynı anda Tehlike Altındaki Dünya Mirası listesine ekledi.

MerakMühendislik

Bugün neredeyse her pencerede kullanılan float cam, erimiş camın erimiş kalay banyosunun üzerine dökülmesiyle üretilir. Cam kalayın üzerinde yayılarak düzgün bir levhaya dönüşür; yüzeyleri taşlamaya ya da cilaya gerek kalmadan pürüzsüz çıkar.

Float camdan önce büyük ve saydam levhalar döküm camı olarak üretilirdi: cam dökülür ya da haddelenir, sonra iki yüzü de taşlanıp cilalanırdı; bu yavaş ve pahalı bir işti. Pilkington Brothers şirketinden Alastair Pilkington ile Kenneth Bickerstaff yeni yöntemi 1953–1957 arasında şirketin İngiltere’deki St Helens fabrikasında geliştirdi. Yöntem, camın kalaydan hafif olmasına ve onunla karışmamasına dayanır: erimiş metalin üzerinde yüzen cam, yerçekimi ve yüzey gerilimiyle kendiliğinden düzleşir, ardından kesintisiz bir şerit hâlinde yavaş yavaş soğutulur. Şirket yöntemi 1959’da duyurdu, 1960’ta kârlı seri satışa geçti ve 1960’lar boyunca lisans vererek bütün dünyaya yaydı; float cam kısa sürede eski yöntemlerin yerini aldı.

AzimMühendislik

Bessemer yöntemi, erimiş demirin içinden hava üfleyerek çelik üretir: hava, demirdeki fazla karbonu ve öteki safsızlıkları yakar. Henry Bessemer’in 1856’da patentini aldığı yöntem, çeliği demiryolu, köprü ve gemi yapımında kullanılacak kadar ucuzlattı.

Bessemer’in konvertörü, içi ateşe dayanıklı tuğlayla kaplı, armut biçimli büyük bir kaptı. Alttan üflenen hava karbonu, silisyumu ve manganezi yakıyor, bu yanma o kadar ısı çıkarıyordu ki demir dışarıdan yakıt eklenmeden erimiş kalıyordu. Üç ila beş ton demir 10–20 dakikada çeliğe dönüşebiliyordu; aynı iş daha önce en az bir tam gün ısıtma, karıştırma ve yeniden ısıtma gerektiriyordu. İlk yöntem fosforu gideremediği için yalnızca az bulunan, fosforu düşük cevherlerle işe yarıyordu. 1878’de Sidney Gilchrist Thomas ile kuzeni Percy Gilchrist, içi kireçtaşı türü bazik bir astarla kaplı konvertörü geliştirince bu engel kalktı. Çeliğin tonu yaklaşık 40 sterlinden 6–7 sterline düştü.

AzimMühendislik

Öngerilmeli betonun içinde sıkıca gerilmiş çelik halatlar bulunur; böylece beton, üzerine yük binmeden önce sıkıştırılmış olur. Beton çekildiğinde kolayca çatlar ama sıkıştırıldığında çok dayanıklıdır; bu yüzden öngerme, kirişlerin ve köprülerin daha uzun açıklıklar geçmesini sağlar.

Sıradan betonarmede çekme kuvvetlerini içine gömülen çelik donatı çubukları karşılar, ama beton eğildikçe yine çatlar. Öngerme bir adım ileri gider. Ön germe yönteminde çelik halatlar beton dökülmeden önce gerilir, beton sertleşince serbest bırakılır; art germe yönteminde ise sertleşmiş betonun içindeki kanallardan geçirilen kablolar sonradan gerilip ankrajlanır. Her iki durumda da trafik ya da yük bir kirişin alt yüzünü uzatmaya çalıştığında, önce içerideki bu sıkışmayı yenmek zorundadır. Fransız mühendis Eugène Freyssinet 1928’de, sıkışmanın zamanla azalmaması için yüksek dayanımlı çelik kullanan uygulanabilir bir yöntemin patentini aldı. 20. yüzyılın ortasından itibaren öngerme köprülerde, otoparklarda ve döşemelerde standart hâle geldi, daha uzun açıklıklara ve daha ince kesitlere olanak verdi.

MerakTeknoloji

Kimyager Leo Baekeland’in 1907’de icat ettiği bakalit, tamamen sentetik ilk plastikti. Kalıpta ısıtıldığında bir daha yumuşamamak üzere sertleşirdi; ısıya dayanıklı olduğu ve elektrik iletmediği için fişlerde, anahtarlarda, radyolarda ve telefonlarda kullanıldı.

Belçika doğumlu kimyager Leo Baekeland, New York yakınlarında yaşarken gomalağa sentetik bir alternatif arıyordu. Gomalak, lak böceklerinin salgıladığı ve elektrik tellerini kaplayıp yalıtmakta kullanılan doğal bir reçineydi. Baekeland, fenol ve formaldehit adlı iki kimyasal arasındaki tepkimeyi ısı ve basınçla denetlemenin yolunu buldu. Selüloit gibi önceki plastikler bitki selülozundan üretiliyordu; bakalit ise tamamen laboratuvar kimyasallarından yapılmıştı. Aynı zamanda termoset bir malzemedir: bir kez sertleşince molekülleri katı bir ağa kilitlenir, bu yüzden eritilip yeniden biçimlendirilemez. Reçine tek başına kırılgan olduğu için üreticiler içine odun unu gibi dolgu maddeleri katardı. 1920’ler ve 1930’larda telefonlardan radyo kasalarına, takılardan tencere saplarına kadar her yerdeydi.

MerakMühendislik

Corten çelik, açık havada kaldığında yüzeyinde sıkı ve kalıcı bir pas tabakası oluşturan bir alaşımdır. Bu tabaka paslanmanın ilerlemesini yavaşlatır; bu yüzden çeliği boyamaya gerek kalmaz.

Sıradan pas pul pul dökülür ve altındaki taze metali açığa çıkarır; böylece paslanma içeri doğru ilerler. Corten gibi hava koşullarına dayanıklı çeliklerde az miktarda bakır, krom, nikel ve fosfor bulunur. Bunlar pasın yüzeye sıkıca yapışan, patina denen yoğun bir tabaka oluşturmasına yardım eder; bu tabaka oksijenin ve nemin büyük kısmını dışarıda tutar. Rengi birkaç yıl içinde turuncudan koyu kahverengiye döner. US Steel alaşımı 1933’te kömür ve cevher taşıyan yük vagonları için piyasaya sürdü. Koruma ancak yüzey ıslandıktan sonra kuruyabiliyorsa işe yarar; sürekli nem, deniz tuzu ya da birleşim yerlerinde biriken su patinayı bozar. Bu çeliği çıplak bırakan ilk bina, Eero Saarinen’in tasarladığı ve 1964’te tamamlanan, Illinois eyaletinin Moline kentindeki John Deere genel merkezidir.

MerakMühendislik

Wootz, Güney Hindistan’da ve Sri Lanka’da demirin karbonla birlikte küçük, kapalı kil potalarda eritilmesiyle yapılan bir çelikti. Külçe hâlinde batıya satılır, ustalıkla dövüldüğünde bıçakta beliren dalgalı desenleriyle değer görürdü; ünlü Şam kılıçlarının deseni buydu.

Bu tür pota çeliği, MÖ 1. binyılın ortalarından itibaren Güney Hindistan’da üretiliyordu. Metal kapalı bir potada tamamen eridiği için karbonu eşit biçimde alır, sert ve yüksek karbonlu bir çelik ortaya çıkardı. Arkeolog Gill Juleff, Sri Lanka’da muson rüzgârını yakalamak için yamaçlara kurulmuş eski fırınlar buldu; bu fırınlarda körüğün işini rüzgâr görüyordu. Külçeler İran’a ve Suriye’ye gider, oradaki demirciler onları Avrupalıların “Şam çeliği” dediği kılıçlara dönüştürürdü. Dalgalı desenler, demir ile karbonun oluşturduğu sert bileşikler olan karbürlerin mikroskobik tabakalarıdır. 1990’larda J. D. Verhoeven ve Alfred Pendray, desenin oluşması için cevherdeki eser miktarda vanadyumun ve dövme sırasında tekrar tekrar ısıtmanın gerektiğini gösterdi.

MerakMühendislik

Fresnel merceği, sıradan bir merceğin kalın ve kavisli camı yerine iç içe ince halkalar kullanır; her halka ışığı tam gereken açıyla kırar. 1820’lerde deniz fenerleri için geliştirilen bu mercek, ışığı çok daha az cam ve ağırlıkla aynı güçte toplar.

Fransız fizikçi Augustin-Jean Fresnel, 1819’da Fransa’nın deniz fenerleri komisyonu için çalışırken o dönemde kullanılan metal yansıtıcıların yerine basamaklı bir mercek önerdi; bu yansıtıcılar lamba ışığının ancak yarısı kadarını geri yollayabiliyordu. Tam boyutlu bir mercek 1822’de Paris’te denendi. 25 Temmuz 1823’te ilk Fresnel merceği, Gironde Nehri’nin ağzındaki Cordouan Deniz Feneri’nde yakıldı; ışığı denizde 32 kilometreden daha uzaktan görülebiliyordu. Aynı güçte tek parça bir mercek akıl almaz kalınlıkta ve ağırlıkta olurdu. Sonradan başıboş ışığı da ufka yönelten cam prizmalarla geliştirilen tasarım bütün dünyanın deniz fenerlerine yayıldı ve “bir milyon gemiyi kurtaran buluş” diye anıldı.

MerakMühendislik

Taipei 101’in üst katlarında 660 tonluk çelik bir küre asılıdır. Sert rüzgârda kule bir yana yattığında küre ters yöne salınır ve içeridekiler sallantıyı çok daha az hisseder. Bu düzeneğin adı ayarlı kütle sönümleyicidir.

Taipei 101, Tayvan’ın başkentinde 2004’te açılan 508 metrelik bir gökdelendir. Altın rengine boyanmış küre 5,5 metre çapındadır; 92. kattan 88. kata kadar sarkar ve ziyaretçiler onu yakından görebilir. Küre, kulenin kendi doğal salınım hızına göre ayarlanmıştır ama onunla ters zamanda hareket eder; böylece rüzgârın her itişini kısmen dengeler. Hidrolik sönümleyiciler de bu hareketi ısıya çevirerek söndürür. Sistem binanın sallanmasını yüzde 40’a kadar azaltabilir. Ağustos 2015’teki Soudelor tayfununda küre 1 metre salınarak rekor kırdı. Daha küçük sönümleyiciler köprülerde, bacalarda ve elektrik hatlarında da kullanılır. Londra’daki Millennium Köprüsü, 2000’deki açılışında kalabalığın adımlarıyla sallanınca bu düzeneklerle donatıldı.

AzimMühendislik

Deprem bölgelerindeki bazı binalar doğrudan temele oturmaz; kauçuk ve çelik katmanlardan yapılmış esnek yastıklar, yani izolatörler üzerinde durur. Zemin sarsıldığında hareketin büyük kısmını bu yastıklar karşılar, üstteki bina çok daha yumuşak salınır. Bu yönteme sismik izolasyon denir.

Sıradan bir bina zemine sıkıca bağlıdır; bu yüzden her sarsıntıyı neredeyse olduğu gibi yaşar. İzolasyonlu bir binada ise yapı ile temel arasında izolatörler bulunur. Bunlar genellikle üst üste dizilmiş kauçuk ve çelik katmanlardan oluşur, çoğunun ortasında enerjiyi emen bir kurşun çekirdek vardır. Kurşun çekirdekli kauçuk izolatörü 1974’te Yeni Zelandalı mühendis Bill Robinson geliştirdi. Bina izolatörlerin üzerinde yavaşça kaydığı için üst katlar sarsıntıyı çok daha hafif hisseder, içerideki cihazların çalışmayı sürdürme şansı artar. Binanın çevresinde hareket payı bırakılır, borular ve kablolar esnek bağlantılarla döşenir. San Francisco Belediye Binası, Wellington’daki Te Papa Müzesi, İstanbul’da da Sabiha Gökçen Havalimanı terminali ile Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi izolatörler üzerinde durur.

MerakTasarım

A4 bir kâğıdı uzun kenarının ortasından ikiye kestiğinizde, oranları birebir aynı iki A5 yaprak elde edersiniz. Bunun sırrı, uluslararası kâğıt standardı ISO 216’nın kenarlar arasında kurduğu orandır: 1’e karekök 2, yani yaklaşık 1’e 1,414.

Fikrin geçmişi eskidir. Alman bilim insanı Georg Christoph Lichtenberg, karekök 2 oranının avantajlarına 1786’da bir mektubunda değinmiş, devrim dönemi Fransa’sı da benzer ölçüleri 1798 tarihli bir vergi yasasında sıralamıştı. Bugünkü sistem, Alman mühendis Walter Porstmann’ın önerisine dayanır. Bu öneri 1920’lerin başında Alman standardı DIN 476 olarak yürürlüğe girdi, ardından uluslararası ISO 216 standardına dönüştü. En büyük boy olan A0’ın alanı bir metrekaredir; A1 bunun yarısı, A2 onun da yarısıdır ve dizi A4’e, oradan daha küçük boylara iner. Bütün boyların biçimi aynı olduğu için bir sayfa fotokopide kırpılmadan büyütülüp küçültülebilir. Bu standart yerine hâlâ çoğunlukla Letter gibi başka ölçüler kullanan başlıca ülkeler ABD ile Kanada’dır.

MerakTasarım

Anglepoise masa lambası, İngiliz mühendis George Carwardine’in 1932’de tasarladığı bir lambadır ve hangi açıda bırakırsanız orada kalır. Eklemli kollarının ağırlığını yaylar dengeler; başlık hafif bir dokunuşla yer değiştirir, sonra olduğu yerde durur.

Carwardine, araç süspansiyonu üzerine uzmanlaşmış bir otomobil tasarımcısı ve danışmandı; yayların bir yükü nasıl dengede tuttuğunu iyi biliyordu. Lambanın neredeyse her açıda yerinde kalmasını sağlayan bir yay ve kol düzeni kurdu, Temmuz 1932’de de patent başvurusu yaptı. 1934’te tasarımın lisansını Redditch’teki yay üreticisi Herbert Terry and Sons’a verdi. Firmanın 1935’te ev kullanımı için çıkardığı dört yaylı 1227 modeli çok sevildi. 1937’de Norveçli Luxo firması kendi versiyonunu üretmeye başladı. Bir Luxo lambası daha sonra Pixar’ın ilk kısa filmi Luxo Jr.’ın (1986) başrolüne çıktı; stüdyonun logosunda bugün hâlâ zıplayan masa lambası oradan gelir.

MerakTasarım

Thonet No. 14, 1859’dan beri kafelerde gördüğümüz klasik bükme ahşap sandalyedir. Buharla bükülmüş altı parça kayın, on vida, iki somun ve hasır bir oturaktan oluştuğu için seri üretilebiliyor, sökülü hâlde gönderilip satılacağı yerde kuruluyordu.

Almanya’da doğup Viyana’ya yerleşen marangoz Michael Thonet, masif ahşabı buharla bükerek sağlam ve her seferinde aynı çıkan kıvrımlar elde etmek için yıllarca uğraştı. Böylece sandalye yapımını yavaşlatan oymaların ve birleşim yerlerinin çoğu ortadan kalktı; firması Gebrüder Thonet, bugünkü Çekya’daki Moravya’da bulunan fabrikalarında birbirinin aynı parçaları çok sayıda üretebildi. Ucuz, hafif ve kalabalık kafelere dayanacak kadar sağlam olan sandalyeden 1859 ile 1930 arasında yaklaşık 50 milyon satıldı; döneminin en çok satan sandalyesi oldu. Parçalar sıkı paketlenebildiği için sandalyeler trenle ve gemiyle dünyanın dört bir yanına ulaştı. Farklı versiyonları bugün de üretiliyor.

AzimTasarım

Yalnızca tek yönde takılabilen bir fiş yanlış takılamaz. Ürünleri ve işleri, hata yapılamayacak ya da yapılan hata hemen fark edilecek biçimde tasarlamaya poka-yoke denir; Japonca “hatayı önleme” demektir.

Fikri 1960’larda, Toyota’ya danışmanlık yapan Japon mühendis Shigeo Shingo geliştirdi. Bir fabrikada küçük bir şalteri monte eden işçiler, iki yaydan birini takmayı zaman zaman unutuyordu. Shingo onlardan önce iki yayı da küçük bir kaba koymalarını, sonra kaptan alıp takmalarını istedi; kapta yay kalırsa hata hemen göze çarpıyordu. Yönteme önce “aptala karşı koruma” anlamına gelen baka-yoke adını verdi, ama bu sözcük işçileri incitebileceği için adı poka-yoke olarak değiştirdi: poka “dalgınlıkla yapılan hata”, yokeru ise “kaçınmak” demektir. Yalnızca tek yönde takılan hafıza kartı ya da kapağı açılınca duran mikrodalga fırın, gündelik hayattan örneklerdir. Shingo’ya göre hatayı önlemek, sonradan bulmaktan çok daha ucuzdur.

MerakTasarım

Yol ortasındaki küçük reflektörleri, yani kedi gözlerini, İngiltere’nin Halifax kentinden Percy Shaw icat etti ve 1934’te patentini aldı. Farların ışığını sürücüye geri yansıtırlar; üzerlerinden bir tekerlek geçtiğinde de kauçuk bir silecek camlarını temizler.

Shaw, karanlık gecelerde evinin yolunu tramvay raylarının parıltısına bakarak bulduğunu, raylar sökülünce izleyecek başka bir şeye ihtiyaç duyduğunu anlatmıştı. Adını, kedi gözlerinin far ışığında parlamasından alır. Her birinde, dökme demir bir tabana oturan kauçuk bir kubbenin içinde cam mercekler bulunur. Üzerinden geçen tekerlek kubbeyi aşağı bastırır, mercekler çökerken sabit bir kauçuk silecek onları temizler; tabanda biriken yağmur suyu da yıkanmalarına yardım eder. Shaw şirketini 1935’te Halifax’ta kurdu. İkinci Dünya Savaşı’ndaki karartmalarda sokak lambaları söndürülüp farlar kısmen kapatılınca kedi gözlerinin değeri açıkça görüldü. Savaştan sonra Ulaştırma Bakanlığı’nın bir komitesi, İngiltere yollarında yaygınlaşmalarını destekledi. Benzerleri bugün dünyanın her yerinde kullanılıyor.

MerakTeknoloji

Claude Chappe, 1790’larda Fransa’da, tepelerindeki hareketli tahta kollarla şifreli mesaj gönderen bir kule zinciri kurdu. Her kuledeki görevli komşu kuleyi dürbünle izler, gördüğü işareti aynen tekrarlardı; böylece tek bir işaret Paris ile Lille arasındaki 230 kilometreyi yaklaşık dokuz dakikada aşabiliyordu.

Chappe sistemi kardeşleriyle birlikte geliştirdi; devrim hükûmeti de 1792’de ondan ilk hattı, Paris ile Lille arasında kurmasını istedi. 1794’te bu hat, Fransız askerlerinin Condé-sur-l’Escaut kasabasını Avusturyalılardan aldığı haberini, olaydan bir saat bile geçmeden Paris’e ulaştırdı. Her kulenin tepesindeki bir kiriş ve iki küçük kol pek çok farklı konum alabiliyordu; bu konumlar harflere, sayılara ya da bir kod kitabındaki ifadelere karşılık geliyordu. Görevliler işaretleri anlamlarını bilmeden aktarırdı. Yunancada “uzağa yazan” anlamına gelen “telgraf” sözcüğü, bu sistem için Fransız devlet adamı Miot de Mélito tarafından türetildi. Ağ en geniş hâlinde 556 istasyona ve yaklaşık 4.800 kilometreye ulaştı. Karanlık ve sis iletişimi durduruyordu; Fransa 1846’da sistemi elektrikli telgrafla değiştirme kararı aldı.

MerakMühendislik

Plimsoll işareti, gemi gövdesine boyanan ve ortasından yatay bir çizgi geçen dairedir; yüklü bir geminin suya en fazla ne kadar gömülebileceğini gösterir. Yanındaki ek çizgiler, tatlı suda, tropik sularda ve kış denizlerinde güvenli sınırın farklı olduğunu hesaba katar.

İşaret, adını 1870’lerde “tabut gemiler”e karşı mücadele eden İngiliz milletvekili Samuel Plimsoll’dan alır. Bu gemiler aşırı yüklenerek ve çoğu zaman değerinden yüksek sigortalanarak denize gönderilirdi; gemi batıp mürettebat boğulsa bile sahipleri kâr edebiliyordu. Plimsoll’un 1873’te yayımlanan Our Seamen (Denizcilerimiz) adlı kitabı kamuoyunu ayağa kaldırdı ve 1876 tarihli Ticaret Gemileri Yasası, İngiliz gemilerinde yükleme çizgisini zorunlu kıldı. 1930 ve 1966’daki uluslararası sözleşmeler bu kuralı bütün dünyadaki gemilere yaydı. İşaretin yanındaki harfler tropik tatlı su (TF), tatlı su (F), tropik (T), yaz (S), kış (W) ve Kuzey Atlantik kışı (WNA) anlamına gelir. İngilizcede kanvas spor ayakkabılara “plimsoll” denmesinin, sayanın tabanla birleştiği yerdeki şeridin bu çizgiyi andırmasından geldiği söylenir.

MerakTicaret

Pasifik’teki Yap adasında rai denen, ortası delik büyük kireç taşı diskler, önemli alışverişlerde uzun zamandır değerli bir ödeme aracı olarak kullanılır. Bazıları insan boyundan büyük olduğu için el değiştirirken yerinden oynatılmaz; hangi taşın kime ait olduğunu herkes bilir.

Taşlar çoğunlukla yüzlerce kilometre uzaktaki Palau’da ocaklardan çıkarıldı ve tehlikeli yolculuklarla kanolar ve sallarla getirildi. Bir taşın değeri büyüklüğüne ve işçiliğine, ama en çok da geçmişine bağlıdır: onu kim getirdi, getirilirken can kaybı yaşandı mı? Bugün ayakta kalan en büyük taşın çapı 3,6 metre, ağırlığı yaklaşık 4 tondur. 1870’lerde İrlanda asıllı Amerikalı tüccar David O’Keefe, kurutulmuş hindistancevizi ve deniz hıyarı karşılığında gemisiyle Yap’a taş taşıdı. Eski bir anlatıya göre taşıma sırasında denize batan bir rai bile, herkes onun hâlâ orada olduğunu kabul ettiği için el değiştirmeyi sürdürdü. İktisatçı Milton Friedman bu düzeni, sahibi değişirken banka kasasından hiç çıkmayan altına benzetmişti. Rai taşları bugün de geleneksel yollarla el değiştiriyor.

MerakBilim

Struve Jeodezi Arkı, Norveç’ten Karadeniz’e uzanan 2.820 kilometrelik bir ölçüm noktaları zinciridir. 1816 ile 1855 arasında bu zincir boyunca kuzeyden güneye uzun bir hat ölçüldü ve Dünya’nın büyüklüğü ile biçimi o güne dek görülmemiş bir doğrulukla hesaplandı.

Ölçümü, Alman asıllı gökbilimci Friedrich Georg Wilhelm Struve yönetti. Struve, bugün Estonya’da bulunan Tartu’daki (o zamanki adıyla Dorpat) gözlemevinin müdürüydü; zincirin ilk noktası hâlâ bu gözlemevinde durur. Yöntemin adı nirengidir: önce bir taban çizgisi çok titizlikle ölçülür, sonra uzaktaki tepeler ve kuleler arasındaki açılar ölçülerek öteki bütün uzaklıklar hesaplanır. Zincir 258 ana üçgenden ve 265 ölçüm noktasından oluşur; Norveç’teki Hammerfest’ten Ukrayna’da Karadeniz’e yakın bir noktaya kadar iner. Kurulduğunda yalnızca üç devletten geçiyordu: Norveç, İsveç ve Rus İmparatorluğu. Bugün on ülkeden geçer. 1858’de yayımlanan sonuçlara göre Dünya kutuplarda yaklaşık 294’te 1 oranında basıktır; bugün kabul edilen değer 298’de 1’dir. UNESCO, ölçüm noktalarından 34’ünü 2005’te Dünya Mirası listesine aldı.

MerakBilim

1802’de başlayan Büyük Trigonometrik Ölçüm, Hindistan’ı baştan sona ölçerken, sonradan Everest adını alacak Tepe XV’in o dönem bilinen en yüksek dağ olduğunu ortaya çıkardı. Ölçüm ekipleri bunu dağa hiç yaklaşmadan, ovadaki uzak istasyonlardan açı ölçerek hesapladı.

Ölçümü Doğu Hindistan Şirketi subayı William Lambton başlattı ve iş ancak 1871’de bitti; çıkan haritalar bilimin yanı sıra İngiliz yönetimine de hizmet etti. 1852’de ölçümün Kalküta bürosunda hesapları yöneten matematikçi Radhanath Sikdar, Tepe XV için yapılmış altı ayrı gözlemi birleştirdi ve bu zirvenin bilinen en yüksek dağ olduğunu buldu: tam 29.000 fit, yani 8.839 metre. Anlatılana göre ölçüm şefi Andrew Waugh, bu sayı yuvarlanmış bir tahmin gibi görünmesin diye iki fit ekledi ve 1856’da yüksekliği 29.002 fit olarak duyurdu. Waugh, dağa kendisinden önceki şef George Everest’in adının verilmesini önerdi; oysa Tibetliler dağa çoktan Chomolungma diyordu. Everest’in bugünkü resmî yüksekliği 8.848,86 metredir.

AzimBiyografi

Mary Jackson 1958’de NASA’nın ilk Siyah kadın mühendisi oldu. Bunun için gereken akşam dersleri yalnızca beyaz öğrencilerin okuduğu bir okulda verildiğinden, derslere girebilmek için Virginia’daki Hampton kentinden özel izin istemek zorunda kaldı.

Jackson 1951’de NACA’nın Langley laboratuvarındaki West Area Computing birimine, hesapları elle yapan bir “insan bilgisayar” olarak girdi. 1953’te mühendis Kazimierz Czarnecki’nin yanında, modelleri ses hızının neredeyse iki katı hızla esen havaya tutan bir rüzgâr tüneli olan Süpersonik Basınç Tüneli’nde çalışmaya başladı. Czarnecki onu mühendis olmak için eğitim almaya yüreklendirdi. Gereken dersleri Virginia Üniversitesi, yalnızca beyaz öğrencilerin okuduğu Hampton Lisesi’nde veriyordu; Jackson kentten izin istedi ve bu izni aldı. Çoğu uçağın yüzeyine değerek akan ince hava katmanı üzerine olmak üzere 12 teknik makale yazdı ya da yazılmasına ortak oldu. 1979’da, kendisine açık en yüksek mühendislik unvanına ulaşmışken daha düşük bir göreve geçmeyi kabul etti ve NASA’da kadınların ve azınlıkların ilerlemesine yardım eden programları yönetti. NASA, 2020’de Washington’daki genel merkez binasına onun adını verdi.