Bedenimizi tanımak

Sağlık

Uyku, hareket ve tıp tarihinden bilgiler. Bedenimizin işleyişini anlamaya yardımcı olan kartlar.

Bu konudaki kartlarSayfa 9Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakSağlık

Clostridioides difficile, bağırsakta ağır ishale yol açabilen bir bakteridir ve antibiyotik tedavisinden sonra yeniden ortaya çıkabilir. Bağırsaktaki sağlıklı mikropları geri kazandırmak bu riski azaltır: ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), yetişkinlerde enfeksiyonun tekrarlamasını önlemek için 2022’de makattan uygulanan dışkı mikrobiyotası ürünü Rebyota’yı, 2023’te de ağızdan alınan kapsül Vowst’u onayladı.

C. difficile genellikle antibiyotikler bağırsaktaki olağan mikrop dengesini bozunca çoğalır; ağır vakalarda kalın bağırsakta hayatı tehdit eden bir iltihaba yol açar. Hekimler yıllardır bu dengeyi dışkı nakliyle, yani taranmış bağışçıların dışkısını kolonoskopiyle, lavmanla ya da kapsülle vererek düzeltmeye çalışıyordu. Taramalar her yerde aynı titizlikte değildi: 2019’da bağışçı dışkısından ilaca dirençli bakteri bulaşan iki hastadan biri öldü ve FDA bir uyarı yayımladı. Rebyota ile Vowst ise sabit bir standarda göre üretilip test edilir. İkisi de yalnızca antibiyotik tedavisinden sonra yeni bir atağı önlemek için onaylıdır; süren bir enfeksiyonu tedavi etmek için değil.

MerakSağlık

2019’da yapılan bir laboratuvar çalışmasına göre hafta sonu uykuyu telafi etmek, hafta içindeki kısa gecelerin metabolizmaya etkisini ortadan kaldırmıyor. Bir grup her gece beş saat uyudu; öbür grup beş kısa geceden sonra hafta sonu iki gece istediği kadar uyudu, ardından iki gece daha beş saatle yetindi. Hafta sonu uyuyan grup da kilo aldı, insülin duyarlılığı düştü; bazı ölçümlerde durumu daha da kötüydü.

Çalışma Colorado Üniversitesi’nin uyku laboratuvarında yapıldı ve birçok kişinin gerçek hayatta yaşadığı düzeni taklit etti: hafta içi kısa uyku, hafta sonu telafi. İnsülin duyarlılığı, vücudun yemekten sonra kandaki şekeri temizleyen insülin hormonuna ne kadar iyi yanıt verdiğini gösterir; bu duyarlılık düşünce kan şekeri olması gerekenden yüksek seyreder ve zamanla tip 2 diyabet riski artar. Telafi grubu hafta sonu geç kalktı ve geceleri daha az atıştırdı; ama kısa geceler başlar başlamaz bu kazanımlar kayboldu, hatta bazı ölçümler hiç telafi yapmayan gruptakinden kötü çıktı. Bulgular, hafta sonu uzun uyumanın bir haftalık uykusuzluğu silebileceği yönündeki yaygın inancı sarsıyor.

MerakSağlık

Mavi ışık filtreli gözlükler, 2023’te 17 denemeyi inceleyen bir Cochrane derlemesine göre kısa vadede göz yorgunluğunu ya çok az azaltıyor ya da hiç azaltmıyor. Uyku üzerindeki etkilerine dair kanıtlar kesin bir şey söylemeye yetmiyordu; denemelerin hiçbiri de gözlüklerin retinayı hasara karşı koruyup korumadığını sınamamıştı.

Cochrane derlemesi, çok sayıda klinik denemenin sonuçlarını önceden yayımlanmış sıkı kurallara göre bir araya getirir ve tıpta en güvenilir kanıt türlerinden biri sayılır; Cochrane, dünyanın dört bir yanından araştırmacıların oluşturduğu bir ağdır. Bu derleme altı ülkede yapılmış, toplam 619 katılımcılı 17 denemeyi kapsıyordu; ama denemeler küçüktü ve bir günden kısa ile beş hafta arasında sürmüştü. Uzun ekran kullanımından gelen yorgun, kuru ya da ağrıyan gözler konusunda yazarlar kanıtın kesinliğini düşük buldu; uykuda ise denemelerin sonuçları birbirini tutmuyordu ve kesinlik çok düşüktü. Yazarlar daha büyük ve daha uzun denemeler yapılması çağrısında bulundu.

DinginlikSağlık

Mikropları laboratuvarda, öldürmeye yetmeyecek yoğunlukta penisilinle karşılaştırarak bu ilaca dirençli hâle getirmek zor değildir…

Alexander Fleming, 1928’de Londra’daki St Mary’s Hastanesi’nde bir petri kabında üreyen küfün bakterileri öldürdüğünü fark eden İskoç bakteriyologdu; küfün ürettiği madde penisilin oldu. 1945 Nobel Ödülü’nü, penisilini kullanılabilir bir ilaca dönüştüren Howard Florey ve Ernst Chain’le paylaştı. Konuşmasında şöyle bir örnek verdi: boğaz ağrısı için yetersiz dozda penisilin alan bir adam, bakterilerini ilaca dirençli hâle getirir ve onları karısına bulaştırır; karısı da penisilinin artık işe yaramadığı bir enfeksiyondan ölür. Antibiyotiklerin yanlış kullanımı bugün de ilaç direncinin başlıca nedenlerinden biridir.

DinginlikSağlık

Günde bir elma, doktoru uzak tutar.

Söz, 1866’da Galler’in Pembrokeshire bölgesinde kaydedilen bir tekerlemeden gelir: yatarken bir elma yersen, doktor ekmeğini senden kazanamaz. Bugünkü kısa biçimi en geç 1913’te basılı olarak görülür; halkbilimci Elizabeth Mary Wright onu Rustic Speech and Folk-lore adlı kitabında, elmanın yerine soğan geçen çeşitleriyle birlikte kaydetti. Türkçede de bu biçimiyle çok yaygındır. Elmada lif ve C vitamini vardır, ama 2015’te ABD’de yapılan bir çalışma, her gün elma yiyenlerin doktora ötekilerden pek de seyrek gitmediğini buldu.

MerakTeknoloji

Wilson Greatbatch’in vücuda yerleştirilen kalp pili bir hatayla başladı: Amerikalı mühendis 1956’da bir devreye yanlış direnç taktı ve devre, kalp atışı gibi düzenli elektrik atımları üretmeye başladı. Cerrah William Chardack’la yıllarca çalışarak bunu kapalı bir cihaza dönüştürdü; cihaz 1960’ta ilk kez bir hastaya takıldı.

Kalp pili, kalbin kendi ritmi fazla yavaşladığında ya da düzensizleştiğinde kalbe küçük elektrik atımları gönderir. İlk kalp pilleri vücudun dışında duran kutulardı ve kalbe deriden geçen tellerle bağlanıyordu. O sırada Buffalo Üniversitesi’nde çalışan Greatbatch, tasarımını Chardack’la birlikte önce köpeklerde denedi. İnsana ilk takılması 1960’ta New York eyaletindeki Buffalo’da oldu; bu hasta 18 ay daha yaşadı. İlk deneme bu değildi: 1958’de İsveç’te Arne Larsson’a takılan kalp pili üç saat sonra bozulmuştu. İlk cihazlar epoksi reçineyle kaplanıyor ve çabuk tükenen cıvalı pillerle çalışıyordu. Greatbatch bu yüzden 1971’de, kalp pillerinin on yıla kadar çalışmasını sağlayan lityum iyodür pili geliştirdi. Bu pil zamanla standart oldu.

MerakTeknoloji

Genç Hollandalı doktor Willem Kolff, Nazi işgali yıllarında çalışan ilk yapay böbreklerden birini yaptı. Kan selofan bir borunun içinden akarken, atık maddeler borunun ince duvarından geçip çevredeki sıvıya karışıyordu. Tedavi ettiği ilk 15 hasta öldü; 1945’te 67 yaşında bir kadın, hayatta kalan ilk hasta oldu.

Bu tedavinin adı diyalizdir: böbrekler çalışmadığında kanı onların yerine bir makine temizler. Kolff 1941’den itibaren küçük Kampen kasabasında, savaş yıllarının kıtlığında ne bulduysa onunla çalıştı: dönen bir tamburun üzerine sarılmış selofan sosis kılıfları, portakal suyu kutuları ve otomobil parçaları. İki yıl içinde tedavi ettiği 15 hastanın hepsini kaybetti; ilk başarı 1945’te geldi. Savaştan sonra yurt dışındaki hastanelere makineler gönderdi. 1950’de ABD’ye yerleşti ve Cleveland Clinic’te diyaliz makineleri ile kalp-akciğer makineleri üzerinde çalıştı. 1967’den itibaren Utah Üniversitesi’nde yapay organ araştırmalarını yönetti. Jarvik-7 yapay kalbi de orada geliştirildi; bu kalbin ilk hastası Barney Clark, 1982-1983’te 112 gün yaşadı.

MerakTarih

Boston’da köle olarak yaşayan Afrikalı Onesimus, Püriten vaiz Cotton Mather’a memleketinde insanların çiçek hastalığından nasıl korunduğunu anlattı: Sağlıklı kişilere hastalık bilerek ve az miktarda bulaştırılıyordu. Mather, 1721’deki Boston salgınında bu yöntemin savunuculuğunu yaptı; hekim Zabdiel Boylston da onu uygulamaya koydu.

Variolasyon adı verilen bu yöntemde, çiçek yarasından alınan madde sağlıklı bir kişinin derisinde açılan küçük bir kesiğe sürülürdü. Genellikle daha hafif bir hastalığa ve kalıcı bağışıklığa yol açardı, ama yine de öldürebiliyordu. Farklı ve daha güvenli bir virüs kullanan aşı ise 1796’da geldi. Mather yöntemi 1716 dolaylarında Onesimus’tan öğrenmişti. 1721’de salgın Boston’un yaklaşık 11.000 kişilik nüfusunun yarısına bulaşınca Boylston ilk olarak altı yaşındaki oğluna ve köle olarak tuttuğu iki kişiye variolasyon uyguladı. Tepki sert oldu: Biri Mather’ın penceresinden içeri yanan bir patlayıcı attı. Onesimus ise daha 1716’da, yerine başka bir köle alınması için para ödeyerek kısmi özgürlüğünü kazanmıştı; hayatının geri kalanı hakkında çok az şey biliniyor.

MerakTarih

Sake Dean Mahomed, 1810’da Londra’nın ilk Hint restoranlarından Hindoostane Coffee House’u açtı. İşletme battı; Mahomed de Brighton’da masaj ve buhar banyosu işine girdi. Zamanla müşterileri arasına iki kral da katıldı: IV. George ve IV. William.

1759’da Hindistan’ın Patna kentinde doğan Mahomed, on yılı aşkın süre Doğu Hindistan Şirketi’nin ordusunda cerrah yardımcısı olarak yetişti. Hamisi Yüzbaşı Godfrey Evan Baker 1782’de istifa edince o da ordudan ayrıldı ve Baker’ın peşinden İrlanda’ya gitti. Cork’ta Jane Daly’ye âşık oldu; kızın ailesi karşı çıkınca kaçıp evlendiler. 1794’te yayımladığı The Travels of Dean Mahomet ile İngilizce kitap yayımlayan ilk Hintli oldu. Brighton’da, Hintçe champi sözcüğünden gelen “shampooing” adıyla bir tür tedavi masajı sundu; sözcük saç yıkama anlamını ancak sonradan kazandı. IV. George ve IV. William onu “shampooing cerrahı” olarak saraya bağladı. 1851’de Brighton’da öldü.

MerakDil

Protactile, hem görme hem işitme engeli olan sağır-körlerin kendi aralarında geliştirdiği, dokunmaya dayalı bir iletişim biçimidir. 2007’de Seattle’da bir hizmet merkezinde çalışan üç sağır-kör, tercümansız sohbet edebilmek için birbirlerinin eline, koluna ve bedenine dokunarak konuşmanın yollarını aradı.

Bu üç kişi aj granda, Jelica Nuccio ve Jackie Engler’di. Protactile, ABD’deki pek çok sağır-kör gibi doğuştan sağır olan, Amerikan İşaret Dili’yle büyüyen ve görme yetisini zamanla, çoğu kez kalıtsal bir hastalık olan Usher sendromu yüzünden yitiren insanlar arasında gelişti. İşaret dilleri göz için kurulmuştur; anlamın büyük kısmını yüz ifadeleri ve havada yapılan işaretler taşır. Protactile bu bilgiyi bedene aktarır. Dinleyen kişi elini konuşanın koluna ya da bacağına koyar ve “evet” ya da “seni izliyorum” demek için hafifçe vurur, tıpkı baş sallamak gibi. Bir yol tarifi de ele ya da sırta çizilerek verilebilir. granda ve Nuccio protactile’ı kendilerinin icat etmediğini söylüyor: Sağır-körlerin öğretmen olduğu etkinlikler düzenlediler, sonra ortaya çıkanı adlandırıp belgelediler.

MerakZihin

Nörobilimci V.S. Ramachandran ve Diane Rogers-Ramachandran 1996’da, elini kaybetmiş hastaların önüne bir ayna yerleştirdi: sağlam elin yansıması, hâlâ hissedilen “hayalet” elin yerinde görünüyordu. Hayalet elini acıyla kenetlenmiş hisseden beş hastanın dördü, aynaya bakarken o eli “açabildiğini” ve kasılmanın hafiflediğini söyledi.

Kolunu ya da bacağını kaybeden insanların çoğu, o uzvu yıllarca hissetmeye devam eder; buna hayalet uzuv denir. Birçoğu bu uzuvda ağrı da duyar, kimi zaman kayıp eli yumruk gibi kenetlenmiş, tırnakları avucuna batıyormuş gibi hisseder. San Diego’daki Kaliforniya Üniversitesi’nde çalışan nörobilimci Ramachandran, beynin ele komut göndermeyi sürdürdüğünü ama karşılık alamadığını düşündü. Ortasında bir ayna bulunan ayna kutusunda hasta sağlam elini oynatır ve yansımasını kayıp elin yerinde görür; beyin de bir an için hayalet elin hareket edip gevşediğine inanır. Ayna tedavisi bugün inme sonrasında ve kompleks bölgesel ağrı sendromu denen süreğen bir ağrı hastalığında da kullanılıyor. Derlemeler bazı hastalara yardımcı olduğunu gösteriyor, ancak çalışmaların çoğu küçük.

MerakZihin

2026’daki küçük bir çalışmada 28 yetişkin, kendi kalp atışını fark etmeyi öğreten sekiz seanslık bir eğitim aldı. Eğitimden sonra kalp atışlarını daha iyi algıladılar ve günlük kaygılarının azaldığını bildirdiler. Sonuçlar, eğitim almayan 26 kişilik bir grupla karşılaştırıldı.

Bilim insanları, beynin bedenin içinde olup biteni algılamasına interosepsiyon, yani iç duyu diyor: kalp atışı, nefes, açlık gibi sinyaller. Bazı araştırmacılara göre kaygı, hızlanan bir kalp atışı gibi sıradan bedensel değişimlerin yanlış yorumlanmasıyla beslenebilir; bu sinyalleri daha doğru okumayı öğrenmek bu yüzden işe yarayabilir. Chatrin Suksasilp ve ekibinin Biological Psychology dergisinde yayımlanan çalışması, algıya ilişkin istatistiksel bir model de kullandı. Modele göre eğitimden sonra katılımcıların beyni kalpten gelen sinyallere daha fazla ağırlık veriyordu. Karşılaştırma grubu hiç eğitim almadığı için sonucun bir kısmı beklentiden ya da ek ilgiden kaynaklanmış olabilir. Bu kadar küçük bir çalışma, eğitimin kaygıyı tedavi ettiğini tek başına göstermez.

MerakSağlık

Hollandalı hekim Christiaan Eijkman, 1890 dolaylarında Hollanda Doğu Hint Adaları’nda (bugünkü Endonezya) ilginç bir şey fark etti: Parlatılmış beyaz pirinçle beslenen tavuklar, beriberiye benzeyen bir sinir hastalığına yakalanıyordu. Kepekli pirince geri dönülünce tavuklar iyileşti.

Beriberi sinirlere ve kalbe zarar veren bir hastalıktır. 19. yüzyılın sonunda, parlatılmış beyaz pirincin temel besin olduğu Asya ülkelerinde yaygındı ve nedeni bilinmiyordu. Eijkman’ın buluşu bir rastlantıyla başladı. Tavuklar askerî hastaneden artan beyaz pirinçle besleniyordu; yeni gelen bir yönetici hastane pirincinin tavuklara verilmesini yasaklayınca daha ucuz olan kepekli pirince geçildi ve hayvanlar iyileşti. Eijkman önce beyaz pirinçte bir zehir ya da mikrop bulunduğunu, tanenin dış katmanlarının da bunu etkisiz bıraktığını düşündü. Yerine gelen Gerrit Grijns ise pirinç parlatılırken vücudun ihtiyaç duyduğu bir maddenin yok olduğunu savundu. Bugün bu maddeye tiamin, yani B1 vitamini diyoruz. Eijkman 1929 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü Frederick Hopkins’le paylaştı.

MerakSağlık

1943’te Illinois’daki Peoria kentinde, ABD Tarım Bakanlığı’na bağlı bir laboratuvarın bilim insanları küflenmiş bir kavunda bir Penicillium küfü buldu. Bu küf, antibiyotik penisilini o güne kadar kullanılan küflerden çok daha bol üretiyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nda Müttefikler, mikrop kapmış yaraları tedavi etmek için çok büyük miktarda penisiline ihtiyaç duyuyordu; oysa Alexander Fleming’in bulduğu küf çok az penisilin üretiyordu. Peoria’daki Kuzey Bölgesel Araştırma Laboratuvarı’nda bilim insanları, küfü mısır işlenirken ortaya çıkan bir yan ürünle beslenen büyük tanklarda üreterek verimi zaten artırmıştı; bir yandan da dünyanın dört bir yanından gönderilen küfleri deniyorlardı. En iyisi, Peoria’da bir pazardan alınan bir kavundan çıktı; kavunu bulan kişinin genellikle laboratuvar asistanı Mary Hunt olduğu söylenir. Bu küf X ışınları ve morötesi ışıkla işlenince ondan türeyen küfler çok daha fazla penisilin üretti. Haziran 1944’teki Normandiya çıkarmasına gelindiğinde ABD milyonlarca doz sağlayabiliyordu. Bugün üretilen penisilinin çoğu hâlâ o kavundaki küfün soyundan gelen küflerden elde ediliyor.

MerakSağlık

1890 dolaylarında Baltimore’daki Johns Hopkins Hastanesi’nde, ameliyathane hemşiresi Caroline Hampton’ın elleri cıva klorürlü antiseptik yüzünden ağır biçimde tahriş oldu. Cerrah William Halsted, Goodyear lastik şirketinden onun için ince eldivenler yapmasını istedi; kısa süre sonra asistanları da bu eldivenleri taktı.

Eldivenler enfeksiyonu önlemek için değil, tek bir kişinin cildini korumak için yapılmıştı. Hampton, Halsted’in ameliyathanesinin başhemşiresiydi; ikisi 1890’da evlendi. Sonraki yıllarda ekipteki başka kişiler de eldiven takmaya başladı. 1890’ların sonunda Halsted’in asistan cerrahı Joseph Colt Bloodgood ameliyatlarda eldiveni düzenli olarak kullandı ve yara enfeksiyonlarının azaldığını bildirdi; bu da eldivenle ameliyatı standart hâle getirdi. Halsted, modern Amerikan cerrahisinin kurucularından biri sayılır: Meme kanseri için radikal mastektomiyi uygulamaya soktu ve Johns Hopkins’te ABD’nin ilk düzenli cerrahi uzmanlık eğitimi programını kurdu.

MerakSağlık

Framingham Kalp Çalışması, 1948’den beri Massachusetts’teki bir kasabada yaşayan ailelerin üç kuşağını izliyor. Çalışma 5.209 yetişkinle başladı; 1971’den itibaren onların çocukları ve bu çocukların eşleri, 2002’den itibaren de torunları katıldı.

Bu çalışmadan önce birçok doktor yüksek tansiyonu yaşlanmanın doğal ve zararsız bir parçası sayıyordu. Framingham araştırmacıları aynı insanları yıllarca izleyerek yüksek tansiyonun, yüksek kolesterolün, sigaranın ve hareketsizliğin her birinin ileride kalp hastalığı riskini artırdığını gösterdi. Ölçülebilen bu tür uyarı işaretleri için “risk faktörü” deyimi de çalışmanın raporlarıyla yaygınlaştı. Çalışmayı başından beri ABD Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü finanse ediyor; 1971’den beri Boston Üniversitesi de ortak. Çalışmadan 3.000’i aşkın bilimsel makale çıktı ve bugüne kadar yürütülmüş en çok atıf alan uzun soluklu sağlık araştırmalarından biri oldu.

MerakSağlık

Genç yetişkinler için yapılan tahminlere göre bir kilo iskelet kası dinlenirken günde yaklaşık 13 kilokalori, bir kilo yağ dokusu ise yaklaşık 4,5 kilokalori harcar. Aradaki fark kilo başına günde 8,5 kcal kadardır. Bu rakamlar spor sırasında harcanan enerjiyi değil, dokuların dinlenirken harcadığını gösterir.

Kas hücreleri dinlenirken de çalışmayı sürdürür; yağ hücreleri ise çoğunlukla enerji depolar. Bu yüzden bir kilo yağın yerini bir kilo kasın alması, günlük dinlenme harcamasına yalnızca 8,5 kilokalori kadar ekler (besin etiketlerindeki “kalori” budur). Günde ortalama 2.000 kilokalori harcayan biri için bu çok küçük bir paydır. Asıl büyük tüketiciler organlardır: Kilogram başına karaciğer ve beyin günde kabaca 200-240, kalp ve böbrekler ise yaklaşık 440 kilokalori harcar. Bu organlar vücut ağırlığının yalnızca yüzde 5 kadarını oluşturur, ama vücudun dinlenirken harcadığı enerjinin yarısından çoğunu kullanır. Bu rakamlar beslenme bilimci Marinos Elia’nın çalışmalarına dayanıyor; Zimian Wang ve ekibi daha sonra hesapları geliştirdi.

MerakSağlık

Duke Üniversitesi araştırmacıları 2007’de, apandisin yararlı bağırsak bakterileri için bir sığınak olabileceğini öne sürdü. Şiddetli bir ishal bağırsağı boşalttığında, orada saklanan bakteriler bağırsağa yeniden yayılabilir.

Charles Darwin apandisi, bitkiyle beslenen atalarımızın ihtiyaç duyduğu daha büyük bir sindirim kesesinin küçülmüş kalıntısı sayıyordu; apandis yüz yılı aşkın bir süre işe yaramaz bir organ olarak görüldü. Cerrah Randal Bollinger ile bilim insanı William Parker’ın yönettiği Duke ekibi ise başka bir şeye dikkat çekti: Apandis kalın bağırsağın yanında dar bir cepti; içi bağışıklık dokusuyla kaplıydı ve üzerinde bir bakteri tabakası bulunuyordu. Bu yüzden ana akıştan uzakta bir yedek bakteri deposu olmaya çok uygundu. Bazı hastane çalışmaları, apandisi alınmış kişilerde, antibiyotik kullanımından sonra ağır ishale yol açabilen Clostridioides difficile bakterisiyle enfeksiyonun daha sık tekrarladığını buldu; başka çalışmalar ise böyle bir bağ bulmadı. 2013’te memelileri karşılaştıran bir çalışma, apandisin birbirinden bağımsız olarak en az 30 kez ortaya çıktığını ve bir kez oluştuktan sonra nadiren kaybolduğunu gösterdi. Bu da işe yarayan bir organ olduğunu düşündürüyor.

MerakSağlık

16 Ekim 1846’da Boston’da diş hekimi William Morton, Gilbert Abbott’a eter koklattı; cerrah John Collins Warren da Abbott’un boynundaki bir kitleyi ameliyat etti. Bu, cerrahi anestezinin ilk halka açık gösterisiydi. Abbott ameliyat sırasında kıpırdadı ve ses çıkardı; sonradan ağrı hakkında söyledikleri kayıtlarda farklı aktarılıyor.

Ameliyatın yapıldığı salon, Massachusetts General Hospital’ın ilk binasının kubbesi altındadır; bugün hâlâ Ether Dome (Eter Kubbesi) diye anılır ve gezilebilir. Morton eteri kendi tasarladığı camdan bir solutma aygıtıyla verdi. Anlatılana göre Warren, ameliyat bitince izleyen hekimlere dönüp “Beyler, bu bir kandırmaca değil” dedi. Cerrah Henry Jacob Bigelow’un aynı yılın kasım ayında yayımladığı rapor ve Abbott’un hastane kaydına sonradan eklenen not, hastanın tepkisini birbirinden farklı anlatıyor. Georgia’lı hekim Crawford Long eteri 1842’de bir ameliyatta kullanmıştı, ama bunu ancak 1849’da yayımladı. Bu yüzden anestezi haberini birkaç ay içinde bütün dünyaya yayan, Boston’daki bu gösteri oldu.

MerakSağlık

İngiliz hekim William Harvey 1628’de, kalbin aynı kanı vücutta durmadan dolaştırdığını gösterdi. De Motu Cordis (Kalbin Hareketi Üzerine) adlı kitabında yaptığı diseksiyonlara, toplardamarlardaki kapakçıklara ve basit bir hesaba dayandı: Kalp, yiyeceklerle yerine konabilecek olandan çok daha fazla kan pompalıyordu.

Harvey’nin en güçlü kanıtı bir hesaptı. Kalbin her atışta pompaladığı kan için bilerek düşük rakamlar aldı ve kalbin yarım saatte bütün vücuttaki kandan daha fazlasını pompaladığını gösterdi; demek ki aynı kan dönüp geliyordu. Hocası Fabricius’un Padova’da tanımladığı toplardamar kapakçıkları, kanın yalnızca kalbe doğru akmasına izin veriyordu. Harvey önce Kral I. James’in, sonra I. Charles’ın hekimliğini yaptı ve İç Savaş boyunca krala bağlı kaldı. Atardamarlarla toplardamarları birleştiren incecik damarları göremiyordu; bu kılcal damarları Marcello Malpighi 1661’de, Harvey’nin ölümünden dört yıl sonra, mikroskopla buldu.

MerakSağlık

Acı veren bir parazit hastalığı olan gine kurdu, 1986’da hastalığa karşı küresel kampanya başladığında 21 ülkede yılda tahminen 3,5 milyon kişiyi etkiliyordu. Carter Center’ın Ocak 2026’da açıkladığı geçici verilere göre 2025’te yalnızca 10 insan vakası görüldü. Bu düşüş, hiçbir aşı ya da ilaç olmadan sağlandı.

Hastalık, parazitin larvalarını taşıyan küçük su pirelerinin bulunduğu suyu içmekle bulaşır. Kurt vücudun içinde yaklaşık bir yıl büyür, boyu bir metreye kadar ulaşabilir; sonra genellikle bacakta ya da ayakta açılan acılı bir kabarcıktan dışarı çıkar ve kişiyi haftalarca işinden gücünden edebilir. Aşı ya da tedavi olmadığı için kampanya başka yollara dayandı: içme suyunu süzmek, su birikintilerini larva öldürücü ilaçla arıtmak ve kurdu dışarı çıkmakta olan kişilerin suya girmesini önlemek. 2024’te ölen eski ABD Başkanı Jimmy Carter, Carter Center’ın kampanyasını başından beri yönetti. Merkez bugün hâlâ altı Afrika ülkesinde çalışıyor: Angola, Kamerun, Çad, Etiyopya, Mali ve Güney Sudan. Hayvanlardaki, özellikle Çad’daki köpeklerdeki enfeksiyonlar son aşamayı zorlaştırıyor.

MerakSağlık

Florence Nightingale 1858’de Kırım Savaşı’ndaki ölümleri gösteren dairesel bir grafik yayımladı. Mavi alanlar önlenebilir hastalıklardan, kırmızılar yaralardan, siyahlar başka nedenlerden ölenleri gösteriyordu. Mavi alanlar açık ara büyüktü: Britanyalı askerlerin çok daha fazlası yaralardan değil, hastalıklardan ölüyordu.

Grafik, Nisan 1854’ten Mart 1856’ya kadar her ayı ayrı gösteriyordu; hijyen koşulları düzeldikten sonra hastalıktan ölümlerin hızla düştüğü de görülüyordu. Nightingale savaş sırasında, İstanbul’da bugünkü Üsküdar’daki Selimiye Kışlası’nda kurulan İngiliz ordu hastanesinde hemşirelerin başındaydı. Düz tabloların anlatamadığını göstermek için bugün “Nightingale gülü” ya da kutupsal alan grafiği denen bu grafik türünü kullandı: Askerleri en çok öldüren düşman değil, hastalıktı. Savaştan sonra ordunun sağlık ve hijyen düzeninin yenilenmesi için mücadele etti; 1858’de de bugünkü Royal Statistical Society’nin öncülü Statistical Society of London’ın ilk kadın üyesi oldu.