Bir insanın hikâyesi

Biyografi

Keşifler, mücadeleler ve hayatı değiştiren kararlar. Tanınmış ya da gözden kaçmış insanların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 3Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimBiyografi

Mary Jackson 1958’de NASA’nın ilk Siyah kadın mühendisi oldu. Bunun için gereken akşam dersleri yalnızca beyaz öğrencilerin okuduğu bir okulda verildiğinden, derslere girebilmek için Virginia’daki Hampton kentinden özel izin istemek zorunda kaldı.

Jackson 1951’de NACA’nın Langley laboratuvarındaki West Area Computing birimine, hesapları elle yapan bir “insan bilgisayar” olarak girdi. 1953’te mühendis Kazimierz Czarnecki’nin yanında, modelleri ses hızının neredeyse iki katı hızla esen havaya tutan bir rüzgâr tüneli olan Süpersonik Basınç Tüneli’nde çalışmaya başladı. Czarnecki onu mühendis olmak için eğitim almaya yüreklendirdi. Gereken dersleri Virginia Üniversitesi, yalnızca beyaz öğrencilerin okuduğu Hampton Lisesi’nde veriyordu; Jackson kentten izin istedi ve bu izni aldı. Çoğu uçağın yüzeyine değerek akan ince hava katmanı üzerine olmak üzere 12 teknik makale yazdı ya da yazılmasına ortak oldu. 1979’da, kendisine açık en yüksek mühendislik unvanına ulaşmışken daha düşük bir göreve geçmeyi kabul etti ve NASA’da kadınların ve azınlıkların ilerlemesine yardım eden programları yönetti. NASA, 2020’de Washington’daki genel merkez binasına onun adını verdi.

AzimBiyografi

NASA mühendisi Christine Darden, ses hızını aşan uçakların yarattığı gök gürültüsüne benzer patlamaları, yani sonik patlamaları önceden hesaplayan bilgisayar programları yazdı. Araştırmaları, uçağın burnu ve kanatları yeniden biçimlendirilirse bu patlamaların yerde daha yumuşak duyulabileceğini gösterdi.

Hampton Institute’ta matematik okuyan Darden, 1967’de NASA’nın Langley Araştırma Merkezi’ne mühendisler için hesap yapan bir “insan bilgisayar” olarak girdi. Mühendisliğe geçmek için yöneticilerini zorladı ve 1970’lerde bunu başardı. Sonik patlama, uçağın burnundan, kanatlarından ve kuyruğundan çıkan şok dalgalarının birleşip yere tek ve sert bir darbe olarak ulaşmasıyla oluşur. Darden’ın programları bu dalgaları modelledi ve dalgaların birleşmesini önleyen biçimleri gösterdi; böylece yerdekiler daha hafif bir gümbürtü duyar. 1983’te George Washington Üniversitesi’nde mühendislik doktorası aldı, 1989’dan itibaren NASA’nın sonik patlama ekibini yönetti ve 50’den fazla makale yazdı. İlk uçuşunu 28 Ekim 2025’te yapan NASA’nın X-59 uçağı tam da bu fikri sınamak için yapıldı. Hikâyesi Margot Lee Shetterly’nin Gizli Sayılar (Hidden Figures) kitabında da anlatılır.

AzimBiyografi

Annie Easley, 1955’te NASA’nın öncülü NACA’ya hesapları elle yapan bir “insan bilgisayar” olarak girdi, sonra programcı oldu. Yazdığı kodlar, sonradan Voyager ve Cassini gibi sondaları uzaya gönderecek Centaur roket kademesine ve enerji ile batarya araştırmalarına destek verdi.

Easley 1933’te Alabama’nın Birmingham kentinde doğdu. Ohio’nun Cleveland kentindeki Lewis Uçuş İtki Laboratuvarı’na girdiğinde, yaklaşık 2.500 çalışan arasındaki yalnızca dört Siyah çalışandan biriydi. Hesap işini makineler devralınca FORTRAN ve SOAP programlama dillerini öğrendi. Centaur, ilk kademe yakıtını bitirdikten sonra ateşlenen bir roket kademesidir ve sıvı hidrojeni sıvı oksijenle yakan ilk kademe oydu; Easley’nin programları bu kademenin çözümlemelerine destek verdi. Enerji alanındaki çalışmaları arasında hibrit araçlar için yapılan ilk batarya araştırmalarını destekleyen benzetimler de vardı. Tam gün çalışırken 1977’de Cleveland State Üniversitesi’nde matematik lisansını tamamladı. Eşit istihdam fırsatı danışmanı olarak ayrımcılık şikâyetlerinin çözülmesine yardım etti; kız öğrencileri ve azınlıklardan gelen gençleri bilime yönlendirdi. 1989’da emekli oldu.

AzimBiyografi

Matematik doktorası alan ilk Siyah Amerikalı kadınlardan Evelyn Boyd Granville, IBM’de ABD’nin ilk uydu ve insanlı uzay uçuşu projeleri olan Vanguard ve Mercury için yörünge hesaplayan bilgisayar programları yazdı. Daha sonra Apollo programında da çalıştı.

Granville, Washington’da büyüdü, Smith College’da matematik ve fizik okudu ve 1949’da Yale’de doktorasını tamamladı. Siyah Amerikalı kadınlar arasında ondan önce matematik doktorası alan tek kişi 1943’te Euphemia Lofton Haynes’ti; Marjorie Lee Browne da aynı yıl doktorasını bitirdi. Üst düzey akademik görevlerin kapısı Siyah kadınlara kapalı olduğundan Fisk Üniversitesi’nde ders verdi, ardından 1956’da IBM’e geçti. Şirketin Washington’daki Vanguard Hesaplama Merkezi’nde yörünge matematiğini bilgisayar programlarına dönüştürdü; daha sonra North American Aviation’da Apollo için yörünge hesapları üzerinde çalıştı. 1967’den itibaren California Eyalet Üniversitesi’nde (Los Angeles) profesör olarak çalıştı, öğretmenler için bir matematik ders kitabını birlikte yazdı ve küçük çocuklara yönelik matematik programları düzenledi. 2023’te, 99 yaşında öldü.

MerakBiyografi

Amerikalı mühendis Radia Perlman, yedek bağlantıları olan bilgisayar ağlarında verinin sonsuz döngüye girmesini önleyen “yayılan ağaç” algoritmasını geliştirdi. Algoritma fazladan bağlantıları kapalı tutar; bir kablo koptuğunda bunlardan birini devreye alır.

Bir ağda iki nokta arasında birden fazla yol varsa veri bu yollarda döne döne kendini çoğaltabilir ve sonunda ağ kilitlenir. Perlman bu sorunu 1980’lerin ortasında Digital Equipment Corporation’da çalışırken çözdü. Yöntemi, ağı birbirine bağlayan anahtarların merkezî bir denetçiye gerek duymadan kendi aralarında anlaşmasını ve dallanan bir ağaca benzeyen, döngüsüz tek bir yol düzeni seçmesini sağlar. Fazla bağlantılar yedekte bekler; bir bağlantı koparsa anahtarlar yeniden hesap yapar ve yedeklerden biri devreye girer. Pek çok ağ standardını belirleyen IEEE bu yöntemi 1990’da 802.1D standardı olarak kabul etti. Ofis ve kampüs ağları bugün hâlâ bu yöntemle ya da onun daha hızlı sürümleriyle çalışıyor. Perlman algoritmayı “Algorhyme” adlı kısa bir şiirle de anlatmıştır.

MerakBiyografi

İranlı matematikçi Meryem Mirzahani, 2014’te matematiğin en saygın ödüllerinden Fields Madalyası’nı kazanan ilk kadın oldu. Stanford Üniversitesi’nde çalışan Mirzahani ödülü, eğri yüzeylerin geometrisi ve bu yüzeylerin alabileceği bütün biçimler üzerine yaptığı çalışmalarla aldı.

Bu alanda bir Riemann yüzeyi, bir ya da birkaç deliği olan simit benzeri bir yüzey olarak düşünülebilir. Modül uzayı ise her noktası bu yüzeyin alabileceği biçimlerden birine karşılık gelen bir tür haritadır. 1977’de Tahran’da doğan Mirzahani, 2004’te Harvard’da tamamladığı doktora teziyle adını duyurdu. Bu tür yüzeylerde kendini hiç kesmeyen en kısa kapalı yolların, yani basit kapalı jeodeziklerin, uzunluk arttıkça nasıl çoğaldığını hesapladı ve bu sonuçla modül uzaylarının büyüklüğünü ölçtü. 2009’da Stanford’a geçti. Büyük kâğıtlara çizerek çalışırdı; küçük kızı buna “resim yapmak” derdi. Fields Madalyası’nı alan ilk İranlı da odur. 2017’de, 40 yaşında meme kanserinden öldü. Doğum günü olan 12 Mayıs bugün Uluslararası Matematikte Kadınlar Günü olarak kutlanıyor.

MerakBiyografi

Belçika asıllı Amerikalı matematikçi Ingrid Daubechies, bugün adıyla anılan dalgacıkları 1988’de yayımladı. Dalgacıklar bir sinyali kaba hatlarına ve ince ayrıntılarına ayıran küçük dalga biçimleridir; görüntü sıkıştırmada, gürültülü verilerin temizlenmesinde ve parmak izlerinin saklanmasında kullanılır.

Sinyal incelemenin klasik aracı Fourier analizi, bir seste ya da görüntüde hangi frekansların bulunduğunu söyler ama bunların nerede ortaya çıktığını göstermez. Dalgacıklar ise ani bir değişimin ya da keskin bir kenarın yerini de verir. Daubechies 1986–1987’de New York’taki Courant Enstitüsü’nde çalışırken kesin sonuç veren, sinyalin yalnızca kısa bir bölümünü kapsayan ve hızla hesaplanabilen dalgacıklar buldu. Böylece dalgacıklar kuramdan çıkıp gündelik sayısal işlemlere girdi. Ortak geliştirdiği benzer dalgacıklar JPEG 2000 görüntü standardında kullanılıyor; FBI’ın parmak izi arşivi de dalgacıklarla sıkıştırılıyor. Daubechies bu yöntemlerle Van Gogh tablolarını da inceledi ve Gent Sunağı’nın restorasyonuna katkıda bulundu. 2011’de Uluslararası Matematik Birliği’nin başına geçen ilk kadın, 2023’te de Wolf Matematik Ödülü’nü alan ilk kadın oldu.

MerakBiyografi

Amerikalı matematikçi Karen Uhlenbeck, 2019’da matematiğin en büyük ödüllerinden Abel Ödülü’nü kazanan ilk kadın oldu. Ödülü, geometriyi fizik denklemleriyle buluşturan yöntemleri, özellikle de bu denklemlerin çöktüğü noktaların nasıl ele alınacağını göstermesi sayesinde aldı.

Geometride ve fizikte pek çok problem, tel bir çerçeveye gerilmiş sabun zarı gibi en düzgün ya da en düşük enerjili biçimi arar. Bazen enerji tek bir noktada toplanır ve düzgün biçim o noktada büzülüp kopar; matematikçiler buna kabarcık oluşumu der. Uhlenbeck 1980’lerin başında, kısmen Jonathan Sacks’le birlikte, bu çöküşün denetlenebileceğini gösterdi: Birkaç nokta dışında biçim düzgün kalır, o noktalarda kaybolan enerji de ayrıca incelenebilen küçük, küre benzeri parçalarda toplanır. Bu sonuçlar, parçacık fiziğindeki kuvvetlerin matematiği olan ayar kuramının temel araçlarından oldu. 1942’de Cleveland’da doğan Uhlenbeck, 1983’te MacArthur Bursu’nu, 2000’de ABD Ulusal Bilim Madalyası’nı aldı. Princeton’daki İleri Araştırmalar Enstitüsü’nde matematiğe daha çok kadın kazandırmayı amaçlayan bir programın kurucuları arasında yer aldı.

AzimBiyografi

Filipinli çocuk doktoru Fe del Mundo, 1957’de Quezon City’de ülkenin ilk çocuk hastanesini açtı; parasını evini satarak ve büyük bir kredi çekerek buldu. Çocuk sağlığı hizmetini köylere de taşıdı, elektriği olmayan yerler için bambudan bir kuvöz tasarladı.

1911’de Manila’da doğan del Mundo, 1933’te Filipinler Üniversitesi’nden hekim olarak mezun oldu; ardından Harvard Tıp Fakültesi’nde ve Boston Çocuk Hastanesi’nde çocuk hastalıkları üzerine eğitim aldı. 1941’de, Japon işgalinden hemen önce ülkesine döndü ve Santo Tomas sivil esir kampında tutulan çocuklara baktı; bu yüzden “Santo Tomas’ın meleği” diye anıldı. Kurduğu Children’s Medical Center 1957’de açıldı. Kırsal bölgelere emzirmeyi ve çocuk bakımını öğreten ekipler gönderdi, köy ebelerinin sağlık hizmetine katılması için uğraştı. Yazdığı Textbook of Pediatrics uzun yıllar Filipin tıp fakültelerinde okutuldu. 1980’de Filipinler’de Ulusal Bilim İnsanı unvanı verilen ilk kadın oldu. 2011’de 99 yaşında öldü.

AzimBiyografi

Amerikalı kanser hekimi Jane C. Wright, kemoterapi ilaçlarını laboratuvarda üretilen tümör dokusu üzerinde denedi ve sonuçları hastaların tedaviye verdiği yanıtla karşılaştırdı. Bu çalışmalar kemoterapinin deneme yanılmadan kurtulup daha sistemli bir bilime dönüşmesine yardım etti.

1919’da New York’ta doğan Wright, 1949’da cerrah babası Louis T. Wright’ın yanında, Harlem Hastanesi Kanser Araştırma Vakfı’nda çalışmaya başladı. Baba kız, laboratuvar farelerine güvenmek yerine hastaların tümörlerinden alınan örnekleri laboratuvarda üretip aday ilaçlarla denediler, sonra laboratuvar sonuçlarının klinikte olanlarla örtüşüp örtüşmediğine baktılar. Wright 1951’de metotreksat adlı ilacın bazı meme ve deri kanserlerini küçültebildiğini bildirdi; ilaç bugün de yaygın olarak kullanılıyor. Güçlü ilaçları ameliyatsız, kateter denen ince bir tüple karaciğer ve dalak gibi organların derinindeki tümörlere ulaştırmanın yolunu da buldu. 1964’te Amerikan Klinik Onkoloji Derneği’ni (ASCO) kuran yedi hekimin tek kadını oydu; 1967’de New York Medical College’da dekan yardımcısı oldu. 2013’te öldü.

AzimBiyografi

Amerikalı kimyager Percy Julian, 1935’te çalışma arkadaşı Josef Pikl ile birlikte göz tansiyonu ilacı fizostigmini basit kimyasallardan ilk kez üretti. Daha sonra birçok hormonun hammaddesi olan sterolleri soya fasulyesinden fabrika ölçeğinde elde etmenin yolunu buldu; progesteron ve kortizon gibi ilaçlar böylece çok ucuzladı.

Fizostigmin, Batı Afrika’daki Calabar fasulyesinden elde edilen kıt bir maddeydi. Julian’ın Indiana’daki DePauw Üniversitesi’nde yaptığı sentez, ünlü İngiliz kimyager Robert Robinson’ın aynı madde için yayımladığı sentezin hatalı olduğunu da gösterdi. Bu başarıya rağmen DePauw, siyahi olduğu için ona profesörlük vermedi. Julian 1936’da Chicago’daki Glidden boya şirketine araştırma direktörü olarak geçti. Orada bir gün arıtılmış soya yağıyla dolu bir tanka su sızdı ve yağ katı bir kütleye dönüştü. Julian bu kütlenin, insan hormonlarıyla aynı temel yapıyı taşıyan bitkisel bileşikler olan sterollerce zengin olduğunu fark etti ve kazayı bir fabrika yöntemine çevirdi. Böylece progesteron, daha sonra da kortizon çok ucuzladı. 130’dan fazla patent alan Julian, 1973’te ABD Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen ilk Afrikalı Amerikalı kimyager oldu.

MerakBiyografi

Amerikalı biyolog Ernest Everett Just, döllenme anında yumurta hücresinin yüzeyinin hızla değiştiğini ve fazladan spermin girmesini engellemeye yardım ettiğini gösterdi. Deniz kestaneleri gibi deniz canlılarıyla çalışan Just, hücrelerin doğal ortamlarına olabildiğince yakın koşullarda incelenmesi gerektiğini savundu.

Just, 1907’den ölümüne dek Washington’daki Howard Üniversitesi’nde ders verdi; yaklaşık yirmi yaz boyunca Massachusetts’teki Woods Hole Deniz Biyolojisi Laboratuvarı’nda çalıştı. Deniz canlılarının yumurtalarıyla çalışırken gösterdiği titizlik onu aranan bir uzman yaptı. Bugün “polispermiye karşı hızlı engel” denen olayı, yani ikinci bir spermin yumurtaya girmesini önleyen ani değişimi o tanımladı. 1915’te ABD’deki sivil haklar örgütü NAACP’nin verdiği Spingarn Madalyası’nın ilk sahibi oldu. Irkçılık yüzünden ABD’nin büyük araştırma üniversitelerinde kadro bulamayınca 1929’dan itibaren giderek daha çok Avrupa’da çalıştı: Napoli’deki Stazione Zoologica’da, Berlin’deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nde, daha sonra da Fransa’da Roscoff’ta. 1939’da yayımlanan The Biology of the Cell Surface (Hücre Yüzeyinin Biyolojisi) adlı kitabında, gelişimi yalnızca çekirdeğin değil hücrenin dış katmanının da yönlendirdiğini savundu. 1941’de öldü.

MerakBiyografi

Amerikalı gökbilimci Annie Jump Cannon, Harvard’da yaklaşık 350.000 yıldızı ışıklarındaki karanlık çizgilerin düzenine göre sınıflandırdı. En sıcaktan en soğuğa uzanan O, B, A, F, G, K, M sınıfları bugün de yıldızları gruplamanın standart yoludur.

Cannon, “Harvard hesapçıları” diye anılan kadın ekibindendi. Bu kadınlar gökyüzünün cam plakalara çekilmiş fotoğraflarını inceliyor, çoğu zaman saatte yaklaşık 25 sent kazanıyordu. Yıldız ışığı bir renk şeridine, yani tayfa açıldığında, yıldızdaki elementlerin bıraktığı karanlık çizgiler görünür. Daha önceki sistemlerde çok sayıda harf kullanılıyordu; Cannon bunları yeniden sıralayıp sadeleştirerek tek ve açık bir diziye dönüştürdü. 1925’te Cecilia Payne onun verilerinden yararlanarak bu dizinin sıcaklığa göre ilerlediğini gösterdi. Geçirdiği bir hastalıktan sonra neredeyse hiç duyamayan Cannon efsanevi bir hızla çalışır, dakikada üç yıldıza kadar sınıflandırırdı. Sonuçları 1918–1924 arasında yayımlanan Henry Draper Kataloğu’nu doldurdu. 1925’te Oxford Üniversitesi’nden fahri bilim doktorası alan ilk kadın oldu.

AzimBiyografi

Amerikalı kimyager Gertrude Elion, 1988 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü George Hitchings ve James Black ile paylaştı. Elion ile Hitchings ilaçları deneme yanılmayla aramak yerine, hastalıklı hücrelerin ve mikropların sağlıklı hücrelerden nasıl ayrıldığını inceleyerek tasarladı.

Elion 1944’te, New York eyaletindeki Burroughs Wellcome ilaç şirketinde Hitchings’in asistanı olarak çalışmaya başladı. Ekipleri, DNA’nın doğal yapı taşlarına çok benzeyen moleküller üretti; bu moleküller kanser hücrelerinin, mikropların ya da bağışıklık hücrelerinin işleyişini aksatıyordu. Bu çalışmalardan çocukluk çağı lösemisinde kullanılan 6-merkaptopürin, vücudun nakledilen organı reddetmesini önleyen azatioprin, gut tedavisinde kullanılan allopurinol ve uçuk gibi herpes enfeksiyonlarına karşı asiklovir çıktı. Onun yöntemleriyle yetişen araştırmacılar daha sonra AIDS’e karşı yaygın olarak kullanılan ilk ilaç olan AZT’yi geliştirdi. Elion doktorasını hiç tamamlamadı: Yıllarca akşamları okuduktan sonra, devam etmek için işini bırakıp tam zamanlı öğrenci olması gerektiği söylenince çalışmayı seçti. Harvard başta olmak üzere pek çok üniversite ona sonradan fahri doktora verdi.

AzimTarih

1823’te Amerikalı kürk avcısı Hugh Glass, bugünkü Güney Dakota’da bir boz ayının saldırısından sağ kurtuldu; öleceğini düşünen iki yol arkadaşı onu orada bırakıp gitti. Glass ardından yaklaşık 320 kilometre ötedeki Fort Kiowa’ya ulaştı; anlatılara göre bu yolculuk altı hafta kadar sürdü.

Ayı saldırdığında Glass, William Ashley’nin düzenlediği bir kürk ticareti seferine katılmıştı. Ölene kadar başında beklemeleri için iki adam geride bırakıldı: John S. Fitzgerald ve genellikle Jim Bridger olduğu söylenen genç bir avcı; ancak bazı tarihçiler bu kimliği kuşkuyla karşılar. İkisi Glass’ın tüfeğini ve bıçağını alıp onu öldü diye bildirdi. Glass olayı kendisi yazmadı; hikâye ilk kez 1825’te başkalarının kaleminden yayımlandı. 2015 yapımı Diriliş (The Revenant) filmi de dahil olmak üzere sonraki anlatımlar, doğrulanamayan ayrıntılar ekledi. Saldırı, terk edilmesi ve uzun yolculuk sağlam kaynaklara dayanıyor; kırık bacağını kendi yerine oturtması ve bazı intikam sahneleri ise efsaneye ait. Glass daha sonra iki adamı da buldu ama hiçbirini öldürmedi. 1833’te Arikara savaşçılarıyla girdiği bir çatışmada öldü.

AzimTarih

1960–61’de, sonradan “Mercury 13” diye anılacak on üç Amerikalı kadın pilot, doktor William Randolph Lovelace’ın NASA’nın ilk erkek astronotları için hazırlanmasına yardım ettiği sağlık testlerinin ilk aşamasını geçti. Özel olarak yürütülen proje resmî bir NASA seçimi değildi ve kadınlar daha ileri gidemeden durduruldu.

Lovelace 1960’ta rekortmen pilot Jerrie Cobb ile başladı. Cobb testlerin üç aşamasını da geçti ve kadın erkek bütün adaylar arasında en iyi yüzde ikiye girdi; ardından diğer kadınların bulunmasına yardım etti. Masrafların büyük bölümünü havacı Jacqueline Cochran karşıladı. Ne var ki NASA ilk astronotlarında askerî jet test pilotluğunu ve mühendislik diplomasını ya da dengi bir eğitimi şart koşuyordu; kadınlar ise askerî test pilotu olarak yetiştirilmiyordu. Temmuz 1962’de Cobb ve pilot arkadaşı Jane Hart, bir Kongre alt komisyonundan testlerin sürdürülmesini istedi; astronot John Glenn buna karşı çıktı ve hiçbir şey değişmedi. “Mercury 13” adı 1995’te ortaya çıktı. Sally Ride 1983’te uzaya çıkan ilk Amerikalı kadın oldu; on üç kadından Wally Funk ise 2021’de, 82 yaşında, sonunda uzaya gitti.

AzimSanat

Grandma Moses adıyla tanınan Anna Mary Robertson Moses, artrit nakış işlemeyi acı verici hâle getirince yetmişlerinin sonunda resim yapmaya başladı. 80 yaşında New York’ta ilk kişisel sergisini açtı, 101 yaşına kadar resim yapmayı sürdürdü ve Amerika’nın en sevilen halk ressamlarından biri oldu.

1860’ta New York eyaletinin kuzeyinde doğan Moses, hayatının büyük bölümünü bir çiftçi karısı olarak geçirdi; çocuk büyüttü, evde nakış ve başka süs işleri yaptı. Artrit iğne işini acı verici hâle getirince kız kardeşi ona resim yapmasını önerdi. 1938’de koleksiyoncu Louis Caldor, New York eyaletindeki Hoosick Falls kasabasında bir eczanenin vitrininde onun resimlerini gördü; resimleri satın aldı, ona malzeme sağladı ve çalışmalarını tanıttı. İlk kişisel sergisi “What a Farm Wife Painted” (Bir Çiftçi Karısının Resimleri) Ekim 1940’ta New York’taki Galerie St. Etienne’de açıldı. Çiftlik hayatını ve değişen mevsimleri çoğunlukla belleğinden resmettiği 1.500’den fazla tablo yaptı. 1961’de öldü; 1969’da ABD Posta İdaresi, Beyaz Saray koleksiyonundaki “July Fourth” (Dört Temmuz) adlı tablosunu gösteren bir pul çıkardı.

AzimSanat

Mary Delany 1772’de, 72 yaşındayken renkli kâğıtları kesip yapıştırarak çiçek kolajları yapmaya başladı; her biri bir botanik çizimi kadar ayrıntılıydı. Tekniğini “çiçekleri taklit etmenin yeni bir yolu” diye anlattı ve Flora Delanica adını verdiği dizide 985 kolaj tamamladı.

Yetmişli yaşlarında dul bir kadın olan Delany, Portland Düşesi’nin çevresindeki sanatçı ve doğa bilimcilerle yakın dosttu; “Kovan” diye anılan bu çevrede Joseph Banks gibi botanikçilerle tanıştı. Her bitkiyi önce parçalarına ayırıp incelediği düşünülüyor. Ardından siyah bir zemin üzerine minicik renkli kâğıtları kat kat yapıştırarak çiçeği yaprak yaprak yeniden kuruyordu. Hayranları ona örnek olsun diye çiçek gönderirdi. Sonradan Delany’ye Windsor’da bir ev ve maaş bağlayan Kral III. George ile Kraliçe Charlotte da nadir bitkilerin çiçek açınca ona ulaştırılmasını istedi. Delany gözleri görmez olana kadar yaklaşık on yıl çalıştı. On ciltlik koleksiyon, akrabası Lady Llanover’ın vasiyetiyle bugün British Museum’da.

AzimSanat

Bill Traylor 1853 dolaylarında Alabama’da köle olarak doğdu. 1939’da, seksenlerinin ortasındayken ve Montgomery sokaklarında yaşarken eline bir kalem aldı; üç yıl içinde bulduğu kartonların üzerine binden fazla resim çizdi.

Traylor gündüzleri Monroe Caddesi’nin kaldırımında oturup çiziyordu: keskin hatlı katırlar, köpekler, dans eden insanlar, plantasyon yıllarından sahneler. Geceleri bir cenaze evinin arka odasında yatıyordu. 1939’da genç ve beyaz bir ressam olan Charles Shannon ona afiş boyası, fırça ve kâğıt getirmeye başladı; yıllar sonra da yüzlerce çizimi saklayıp kaybolmaktan kurtardı. Traylor 1949’da neredeyse hiç tanınmadan öldü. 2018’de Smithsonian Amerikan Sanat Müzesi onun için “Between Worlds: The Art of Bill Traylor” adlı bir retrospektif açtı ve bunu, köle olarak doğmuş bir sanatçıya ayrılan ilk retrospektif diye tanıttı.

AzimTarih

Julia Child 34 yaşında evlendiğinde doğru dürüst yemek yapmayı bilmiyordu. 37 yaşında Paris’teki Le Cordon Bleu aşçılık okuluna yazıldı. Bir yayınevinin geri çevirdiği Fransız mutfağı kitabı Mastering the Art of French Cooking 1961’de, Child 49 yaşındayken yayımlandı.

Child kitabı iki Fransız kadınla, Simone Beck ve Louisette Bertholle ile birlikte yazdı. Üçü, tarifleri Amerikan mutfağına göre neredeyse on yıl boyunca deneyip yeniden yazdı; amaçları bir şefin kendi kısaltmalarıyla değil, evdeki herkesin şaşmadan uygulayabileceği açık talimatlarla anlatmaktı. Houghton Mifflin kitabı fazla ansiklopedik bularak reddetti; 1961’de Alfred A. Knopf yayımladı ve kitap çok sattı. 11 Şubat 1963’te Boston’daki WGBH kanalı, aynı sabırlı, adım adım anlatıma dayanan The French Chef programını yayına soktu. Program on yıl boyunca ülke çapında yayınlandı ve Child’ı Amerika’da herkesin tanıdığı bir yüz yaptı.

AzimEdebiyat

Laura Ingalls Wilder ilk romanını 1932’de, 65 yaşında yayımladı. Büyük Ormandaki Küçük Ev (Little House in the Big Woods), kendi ailesinin Amerika’nın iç bölgelerindeki yerleşimci hayatını anlatan Küçük Ev dizisinin ilk kitabıydı. Wilder diziyi yetmişli yaşlarında da yazmayı sürdürdü.

Wilder romanlardan önce on yılı aşkın süre Missouri Ruralist adlı bir tarım gazetesine yazdı; “As a Farm Woman Thinks” (Bir Çiftçi Kadının Düşünceleri) başlıklı düzenli bir köşesi vardı. Dizi, 1932–1943 arasında yayımlanan sekiz romana ulaştı; kitaplar ailesinin 1870’ler ve 1880’lerde yeni topraklara yerleşme serüvenini anlatır. Dokuzuncu kitap The First Four Years, Wilder öldükten sonra bulundu ve 1971’de yayımlandı. Yazar olan kızı Rose Wilder Lane müsveddeleri titizlikle elden geçirdi; metnin ne kadarının Lane’e ait olduğu tarihçiler arasında hâlâ tartışılıyor. Kitaplar sonradan Bozkırdaki Küçük Ev (1974–1983) adlı televizyon dizisine ilham verdi.

AzimEdebiyat

Harry Bernstein ilk kitabını, The Invisible Wall (Görünmez Duvar) adlı anılarını 2007’de, 96 yaşında yayımladı. Kitaba 67 yıllık eşi Ruby’yi kaybettikten sonra, 93 yaşında başlamıştı.

Bernstein 1910’da Manchester yakınlarındaki pamuk fabrikaları kenti Stockport’ta doğdu. Anıları, bir yanında Yahudilerin, öbür yanında Hristiyanların oturduğu bir sokakta geçer: altı çocuğu doyurmaya çalışan annesi Ada’yı, babasının içkiye düşkünlüğünü, çevrelerindeki Yahudi düşmanlığını ve kız kardeşi Lily’nin bir Hristiyan gençle yaşadığı yasak aşkı anlatır. Aile 1922’de Amerika’ya göç etti; Bernstein orada 62 yaşında emekli olana kadar senaryo okuru ve dergi editörü olarak çalıştı. Ardından üç anı kitabı daha geldi: The Dream (2008), The Golden Willow (2009) ve 2011’de, 101 yaşında ölümünden sonra yayımlanan What Happened to Rose.

AzimEdebiyat

Toni Morrison ilk romanı En Mavi Göz’ü 1970’te, 39 yaşında yayımladı. Romanı sabahları şafak sökmeden yazıyordu; gündüzleri başkalarının kitaplarının editörlüğünü yapıyor, iki oğlunu tek başına büyütüyordu. 1993’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk siyahi kadın oldu.

Morrison yıllar sonra, sabahın erken saatlerinde yazmaya mecburiyetten başladığını anlattı: çocukları küçüktü ve başka boş vakti yoktu. Zamanla bu saatleri sevdi; gün başlamadan kahvesini alıp aydınlığın gelişini izlemekten hoşlanıyordu. O yıllarda Random House yayınevinde çalışıyordu; 1967’de yayınevinin roman bölümündeki ilk siyahi kadın kıdemli editör oldu. Toni Cade Bambara ve Gayl Jones gibi siyahi yazarların kitaplarını yayımlattı, Muhammed Ali’nin 1975’te çıkan otobiyografisinin editörlüğünü yaptı. Bu işte yaklaşık yirmi yıl kaldı; kendi romanlarını hep mesai başlamadan önceki saatlerde yazdı.

AzimEdebiyat

Stephen King, Carrie romanının ilk sayfalarını buruşturup çöpe attı. Eşi Tabitha sayfaları çöpten çıkarıp okudu ve ona devam etmesini söyledi. Kitap ciltli baskısı için 2.500 dolar avans getirdi; ardından cep kitabı hakları 400.000 dolara satıldı.

King’in Yazma Sanatı (On Writing, 2000) kitabında anlattığına göre, o sıralar Maine’de bir lisede İngilizce öğretmeniydi; Tabitha ve çocuklarıyla bir karavanda yaşıyordu ve genç bir kızın dünyasını inandırıcı biçimde yazabileceğinden emin değildi. Tabitha’nın bu metinde bir şey olduğunu söylemesi kitabı kurtardı. Ciltli baskıyı Doubleday satın aldı; cep kitabı haklarının satıldığı haberi King’e 1973 Anneler Günü’nde telefonla ulaştı. Bu para sayesinde öğretmenliği bırakıp yalnızca yazmaya başladı. Tabitha’ya ithaf edilen Carrie 1974’te çıktı ve King’in yayımlanan ilk romanı oldu.