Bir insanın hikâyesi

Biyografi

Keşifler, mücadeleler ve hayatı değiştiren kararlar. Tanınmış ya da gözden kaçmış insanların hikâyeleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
DinginlikBiyografi

Neşet Ertaş (1938–2012), Türkiye’nin en sevilen halk müzisyenlerinden biriydi. Orta Anadolu’nun yüksek perdeden, uzun soluklu okunan yanık havası bozlağı babası Muharrem Ertaş’tan öğrendi ve kendi yazdığı türkülerle yeniledi.

Ertaş, 1938’de Kırşehir’in bir köyünde, Abdal bir ailede doğdu. Abdallar, Orta Anadolu’da çalgıcılığı kuşaktan kuşağa meslek olarak sürdüren, düğünlerde ve toplantılarda çalıp söyleyen bir topluluktur. Neşet daha çocukken bağlamasıyla babasının yanında köy köy dolaştı. 1976’da geçirdiği felç yüzünden çalamaz hâle geldi; 1979’da tedavi için gittiği Almanya’da 24 yıl kaldı ve Avrupa’nın dört bir yanında gurbetçilere konserler verdi. 2002’de kendisine önerilen Devlet Sanatçısı unvanını, hepimizin zaten bu devletin sanatçısı olduğunu, ayrı bir unvanın ayrımcılık gibi geldiğini söyleyerek geri çevirdi. 2011’de İstanbul Teknik Üniversitesi’nden fahri doktora aldı; 2012’de İzmir’de hayatını kaybetti.

MerakBiyografi

Perulu şarkıcı Yma Sumac’ın sesi olağanüstü genişti; en pes notalardan çok tiz notalara kadar uzanıyordu. 1950’lerde gösterişli orkestra düzenlemeleriyle yayımlanan kayıtları onu dünya çapında bir yıldız yaptı.

Sumac, 1922’de Peru’da Zoila Augusta Emperatriz Chávarri del Castillo adıyla doğdu. Besteci Les Baxter’la hazırladığı ve Capitol Records’tan çıkan ilk albümü Voice of the Xtabay (1950), And ezgilerinden esinlenen şarkıları görkemli bir Hollywood orkestrasyonuyla sundu ve çok sattı. Reklamlarda bir İnka prensesi olarak tanıtıldı. Bir de asılsız bir dedikodu yayıldı: güya asıl adı Amy Camus’tü, Brooklyn’de yaşayan bir ev kadınıydı ve adını tersten yazıyordu. Ses genişliği için verilen rakamlar dört buçuk ile beş oktav arasında değişir; besteci ve eleştirmen Virgil Thomson’a göre beş oktava çok yakındı. 1960’ta Sovyetler Birliği’nde altı aydan uzun süren bir turneye çıktı. 2008’de Los Angeles’ta öldü.

DinginlikBiyografi

Hawaii’nin son hükümdarı Liliʻuokalani, aynı zamanda çok sayıda şarkı besteledi. 1895’te ʻIolani Sarayı’nda tutsakken yazdığı Kuʻu Pua i Paoakalani, bir destekçisinin ona bahçesinden getirdiği çiçekleri anlatır. Çiçekler, okuması yasaklanan gazetelere sarılı gelirdi.

Liliʻuokalani 1891’de tahta çıktı. Ocak 1893’te ABD askerlerinin desteğini alan bir grup Amerikalı ve Avrupalı iş insanı Hawaii Krallığı’nı devirdi. 1895’te onu yeniden tahta çıkarmak için başlatılan ayaklanma başarısız olunca kraliçe tutuklandı, tahttan çekilmeye zorlandı ve ʻIolani Sarayı’nın üst katındaki bir odada yaklaşık sekiz ay tutuldu. Siyasi haberlerden uzak tutulduğu için olup biteni çiçeklerin sarıldığı gazetelerden öğrendi. Toplam 150’den fazla şarkı yazdı. Bunlar arasında 1866’dan 1876’ya kadar krallığın millî marşı olan He Mele Lāhui Hawaiʻi ile bugün de Hawaii’nin en bilinen şarkılarından Aloha ʻOe (1878) vardır. ABD, Hawaii’yi 1898’de topraklarına kattı.

AzimSanat

Amerikalı sanatçı Faith Ringgold, kumaşa resim yapıp bunları yorgan gibi dikti, görüntünün çevresine de elle hikâyeler yazdı. “Hikâye yorganları” adını verdiği bu eserlerin merkezinde siyahi ailelerin yaşamı, tarihi ve özgürlük düşleri vardı.

Ringgold 1930’da New York’un Harlem semtinde doğdu; ilk olarak 1960’larda sivil haklar hareketini konu alan resimleriyle tanındı. Hikâye yorganlarına 1980 dolaylarında başladı. İlki olan Echoes of Harlem’i, Afrikalı Amerikalıların yorgan geleneğiyle büyümüş moda tasarımcısı annesi Willi Posey ile birlikte yaptı. En bilineni olan Tar Beach (1988), Cassie adında bir kızın ailesinin damından George Washington Köprüsü’nün üzerine uçtuğunu hayal edişini anlatır. “Katran plajı” anlamına gelen ad, Harlem’de ailelerin sıcak yaz gecelerinde çıktığı katranlı damlara verilen lakaptır. Resmin çevresindeki yazı hikâyeyi Cassie’nin ağzından anlatır. Ringgold eseri 1991’de resimli bir çocuk kitabına dönüştürdü; kitap Caldecott Onur Ödülü’nü ve Coretta Scott King İllüstrasyon Ödülü’nü kazandı. Ringgold 2024’te 93 yaşında öldü.

MerakSanat

Etel Adnan, Lübnan asıllı Amerikalı bir şair ve ressamdı; şiir, deneme, resim, duvar halısı ve akordeon gibi katlanan kitaplar üretti. Hayatı Beyrut, Paris ve Kaliforniya arasında geçti; San Francisco yakınlarındaki Tamalpais Dağı ömür boyu resimlerinin konusu oldu.

Adnan 1925’te Beyrut’ta, Şamlı Müslüman bir baba ile İzmirli Rum bir annenin kızı olarak doğdu. Paris’te ve Amerika’da felsefe okudu, Kaliforniya’nın San Rafael kentindeki bir kolejde ders verdi ve 1950’lerin sonunda burada resim yapmaya başladı. Sausalito’daki evinden görünen Tamalpais Dağı, canlı renk bloklarıyla kurduğu küçük tuvallerinin birçoğunda karşımıza çıkar; 1986’da yayımlanan Journey to Mount Tamalpais adlı kitabı da bu bağlılığı anlatır. Yazar olarak Vietnam Savaşı’na şiirleriyle karşı çıktı, Lübnan İç Savaşı’nda geçen Sitt Marie Rose (1978) romanını yazdı. Ressam olarak geniş ün kazanması geç, 2012’deki Documenta sergisinden sonra geldi. 2021’de Paris’te 96 yaşında öldü.

AzimSanat

Semiha Berksoy, Türkiye’nin ilk kadın opera sanatçısıdır. Yetmiş yıl boyunca tiyatroda ve sinemada da oynadı, yazdı, resim yaptı. Resimlerinde otoportrelerini, sahnedeki rollerini ve anılarını kendine özgü, dramatik bir dünyada bir araya getirdi.

Berksoy 1910’da İstanbul’da doğdu; annesi de ressamdı. Bu kentte tiyatro, müzik ve resim eğitimi aldı. 1931’de Türkiye’nin ilk sesli filmi İstanbul Sokaklarında’da rol aldı. 1934’te, Atatürk’ün isteğiyle Ahmet Adnan Saygun’un bestelediği ve ilk Türk operası sayılan Özsoy’da, Ankara’yı ziyaret eden İran Şahı onuruna verilen temsilde sahneye çıktı. 1939’da Berlin’de, Richard Strauss’un 75. doğum günü kutlamaları sırasında Ariadne auf Naxos operasında Ariadne rolünü söyleyerek Avrupa’da sahneye çıkan ilk Türk opera sanatçısı oldu. Tuvale, kartona ya da kumaşa yaptığı resimlerde, çoğu zaman kendisini gösteren cepheden figürlerin çevresini yazılmış adlar, tarihler, sahne perdeleri ve hayatındaki insanlar doldurur. 1998’de Devlet Sanatçısı unvanını aldı, 2004’te öldü.

AzimSanat

Füreya Koral, Türkiye’de modern atölye seramiğinin öncülerindendir. Kap ve heykellerin yanı sıra oteller, üniversiteler ve başka kamu binaları için büyük seramik duvar panoları yaptı; seramiği insanların her gün kullandığı mekânlara taşıdı.

Koral 1910’da İstanbul’da, sanatçı ve yazarlarla dolu bir ailede doğdu: ressamlar Fahrelnissa Zeid ile Aliye Berger teyzeleri, Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı da dayısıydı. 1940’ların sonunda İsviçre’de bir sanatoryumda verem tedavisi görürken seramiğe yöneldi; 1949’da Lozan’da bir seramik kursuna katıldı, ilk kişisel sergisini 1951’de Paris’te açtı. 1953’te İstanbul’da, Harbiye’de kurduğu atölye sanatçıların buluşma yerine dönüştü. Panoları arasında Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği’ndeki Marmara Oteli (1959) ile Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi (1965) için yaptıkları sayılabilir. 1997’de öldü.

DinginlikSanat

Ara Güler, 20. yüzyıl İstanbul’unu insanları üzerinden belgeleyen foto muhabiridir. Balıkçıların, işçilerin, çocukların, vapurların, arka sokakların ve değişen mahallelerin fotoğraflarında şehir bir kartpostal manzarası olarak değil, insanların yaşadığı bir yer olarak görünür.

Güler 1928’de İstanbul’da doğdu, 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde foto muhabiri olarak işe başladı. 1958’de Amerikan yayın kuruluşu Time-Life’ın Yakın Doğu’daki ilk muhabiri oldu; fotoğrafları Paris Match, Stern ve The Sunday Times gibi yayınlarda çıktı. 1950’lerde tanıştığı Henri Cartier-Bresson ve Marc Riboud, 1960’ların başında onu Magnum Photos ajansına kazandırdı. Kendini sanatçı değil, foto muhabiri ve görsel tarihçi olarak görürdü; “İstanbul’un Gözü” diye anıldı. Picasso, Dalí, Churchill ve Hitchcock gibi pek çok ünlüyü fotoğrafladı; çektiği kareler antik Afrodisias kentinin dünyaya tanıtılmasına katkıda bulundu. 2018’de öldüğünde geride çok büyük bir arşiv bıraktı.

MerakBilim

Amerikalı jeolog Marie Tharp, gemilerin topladığı derinlik ölçümlerinden Atlantik Okyanusu tabanının ilk ayrıntılı haritalarını çizdi. 1950’lerin başında, okyanusun altındaki Orta Atlantik Sırtı’nın tam ortası boyunca uzanan derin bir vadi buldu. Bu, deniz tabanının iki yana doğru açıldığının güçlü bir kanıtıydı.

Tharp, 1948’de Columbia Üniversitesi’ne bağlı Lamont Jeoloji Gözlemevi’nde çalışmaya başladı. Kadınların araştırma gemilerinde çalışmasına izin verilmediği için yaklaşık yirmi yıl boyunca meslektaşı Bruce Heezen denizde yankı iskandiliyle derinlik ölçtü, Tharp da bu verileri karada kesitlere ve haritalara dönüştürdü. 1952’de, karadaki her sıradağdan daha uzun olan su altı sıradağı Orta Atlantik Sırtı’nın doruğu boyunca uzanan V biçiminde bir vadi fark etti ve bunu deniz tabanının iki yana çekildiği bir yarık olarak yorumladı. Heezen, o dönem tartışmalı olan kıtaların kayması fikrini desteklediği için bunu önce “kız dedikodusu” diye küçümsedi. Su altı depremlerini gösteren ayrı bir harita vadiyle neredeyse birebir örtüşünce fikrini değiştirdi. İkili, Avusturyalı ressam Heinrich Berann ile birlikte 1977’de Dünya Okyanus Tabanı haritasını yayımladı.

MerakBilim

Danimarkalı sismolog Inge Lehmann, 1936’da deprem dalgalarını inceleyerek Dünya’nın çekirdeğinin iki bölümden oluştuğunu gösterdi: sıvı bir dış çekirdeğin içinde katı bir iç çekirdek vardır.

Deprem bilimci (sismolog) Lehmann, 1928’den itibaren Danimarka Jeodezi Enstitüsü’nün sismoloji bölümünü yönetiyordu. O yıllarda çekirdeğin tümüyle erimiş metalden bir küre olduğu düşünülüyordu. Böyle bir çekirdek bazı dalgaları saptırmalı ve gezegenin öbür yüzünde bu dalgaların ulaşamayacağı bir “gölge bölgesi” bırakmalıydı. Lehmann, 1929’da Yeni Zelanda’da olan büyük bir depremin kayıtlarını incelerken bu bölgenin içinde kalan Rusya’daki istasyonlara belirgin dalgalar ulaştığını fark etti. Açıklaması şuydu: merkezde, dalgaları yansıtan daha küçük ve katı bir çekirdek vardı. Önde gelen sismologlar bu açıklamayı birkaç yıl içinde benimsedi; 1971’de bilgisayar hesapları da doğruladı. İç çekirdek, Güneş’in yüzeyine yakın sıcaklığa rağmen muazzam basınç yüzünden katı kalır. Lehmann 1993’te, 104 yaşında öldü.

Merakİklim

Amerikalı bilim insanı ve kadın hakları savunucusu Eunice Newton Foote, 1856’da karbondioksit dolu bir cam silindirin güneşte sıradan havayla dolu olandan daha çok ısındığını ve daha geç soğuduğunu gösterdi. Havadaki bu gaz arttıkça Dünya’nın da ısınacağını öne sürdü.

Foote, New York eyaletindeki Seneca Falls kasabasında yaşayan amatör bir bilim insanıydı. 1848’de, kadın haklarını konu alan ilk toplantı olan Seneca Falls Kongresi’nde Duygular Bildirgesi’ni imzaladı ve kongre tutanaklarının yayına hazırlanmasına katkıda bulundu. Deneyinde bir hava pompası, iki cam silindir ve dört termometre kullandı; kuru havayı, nemli havayı, karbondioksiti ve hidrojeni güneşte ve gölgede karşılaştırdı. Makalesi Ağustos 1856’da Amerikan Bilimi İlerletme Derneği’nin toplantısında, Smithsonian Enstitüsü’nden Joseph Henry tarafından okundu; Foote’un neden kendisinin sunmadığı bilinmiyor. Üç yıl sonra John Tyndall, gazların kızılötesi ısıyı, yani sera etkisine yol açan ışınımı nasıl soğurduğunu ölçtü ve buluşun onuru ona kaldı. Foote’un makalesi 21. yüzyıla kadar büyük ölçüde unutuldu.

AzimUzay

NASA’nın ilk astronomi şefi Nancy Grace Roman, 1960’larda kurumun uzay astronomisi programını kurdu ve sonradan Hubble adını alacak teleskop için yıllarca destek topladı.

Yıldızların hareketleri üzerine çalışmış bir gökbilimci olan Roman, 1959’da NASA’ya katıldı ve kurumda yönetici koltuğuna oturan ilk kadın oldu. NASA’nın ilk yörünge gözlemevlerini yönetti; bunlar başarılı olunca, uzaydan gelen ışığın büyük bölümünü bulanıklaştıran ya da engelleyen atmosferin dışına büyük bir teleskop yerleştirilmesini savunmaya başladı. 1971’de teleskobun neler yapması gerektiğini belirlemek için gökbilimcilerden ve mühendislerden oluşan bir yönlendirme grubu kurdu; 1970’ler boyunca destek topladı ve Kongre’ye sunulacak ifadeler hazırladı. Elektronik ışık algılayıcılarına yatırım yapılmasını da destekledi; Hubble, sonradan dijital fotoğraf makinelerinde de kullanılacak CCD algılayıcıları kullanan ilk büyük gözlemevi oldu. Roman 1979’da emekli oldu; Hubble 1990’da fırlatıldı. Roman’a sık sık “Hubble’ın Annesi” denir. NASA, 2020’de yeni bir uzay teleskobuna onun adını verdi.

MerakUzay

Yeni Zelandalı gökbilimci Beatrice Tinsley, 1960’ların sonu ile 1970’lerde galaksilerin, yıldızları yaşlandıkça renk ve parlaklık değiştirdiğini gösterdi. Bilgisayar modelleri, gökbilimcilerin uzak galaksilerden gelen ışığı yorumlama biçimini değiştirdi.

Tinsley 1941’de İngiltere’nin Chester kentinde doğdu, Yeni Zelanda’da büyüdü. Fizik bölümünden bir sınıf arkadaşıyla evlendikten sonra, üniversitenin kuralları yüzünden eşinin çalıştığı yerde iş bulamadı ve 1963’te onunla birlikte Dallas’a taşındı. 1967’de Texas Üniversitesi’nde (Austin) doktorasını tamamladı; astronomi programındaki tek kadın oydu. Temel fikri şuydu: uzak bir galaksiyi çok eski hâliyle, yıldızları daha gençken görürüz; bu yüzden başka hiçbir şey değişmemiş olsa bile farklı görünür. Gökbilimciler galaksileri evreni ölçmek için kullanmadan önce bunu hesaba katmak zorundaydı. Alanda büyük etkisi olmasına rağmen, 1974’te Yale onu işe alana kadar kalıcı bir kadro bulamadı. 1978’de Yale’in ilk kadın astronomi profesörü oldu. 1981’de, 40 yaşında bir cilt kanseri olan melanomdan öldü.

MerakBilim

Fizikçi Chien-Shiung Wu, 1956’da bazı atom çekirdeği süreçlerinin ayna görüntüleriyle aynı biçimde gerçekleşmediğini gösterdi. Radyoaktif kobalt-60 ile yaptığı deney, fizikçilerin uzun zamandır sorgulamadan kabul ettiği “parite korunumu” ilkesini yıktı.

Fizikçiler uzun süre doğa yasalarının ayna görüntüsünde de aynı işlediğini varsaymıştı; bu ilkeye parite korunumu denir. 1956’da kuramcı fizikçiler Tsung-Dao Lee ile Chen-Ning Yang, bunun zayıf nükleer kuvvet için hiç sınanmadığına dikkat çekti. Zayıf kuvvet, bir atom çekirdeğinin elektron saldığı bir radyoaktiflik türü olan beta bozunmasına yol açar. Columbia Üniversitesi’nde beta bozunmasının önde gelen uzmanı olan Wu, ABD Ulusal Standartlar Bürosu’nda kobalt-60’ı mutlak sıfıra çok yakın bir sıcaklığa kadar soğuttu ve çekirdekleri bir manyetik alanla aynı yöne çevirdi. Elektronlar çoğunlukla tek bir yöne fırladı; yani deneyin aynadaki karşılığı farklı bir sonuç verecekti. 1957 Nobel Fizik Ödülü Lee ile Yang’a verildi; Wu ödülün dışında kaldı, ama 1978’de ilk Wolf Fizik Ödülü’nü aldı.

MerakBilim

Emmy Noether 1918’de, fizik yasalarındaki simetrilerin korunan niceliklere bağlı olduğunu kanıtladı. Yasalar bir andan ötekine değişmediği için enerji korunur; her yerde aynı olduğu için de momentum korunur.

Noether 1907’de Erlangen’de doktorasını tamamladı, ardından kadınlar üniversitede kadro alamadığı için orada yedi yıl parasız ders verdi. 1915’te David Hilbert ile Felix Klein onu Göttingen’e getirdi. Fakülte atanmasına karşı çıktı; Noether dört yıl boyunca derslerini Hilbert’in adıyla verdi. Hilbert ile Klein, Einstein’ın yeni kütle çekim kuramında enerjinin nasıl davrandığı sorusuyla uğraşıyordu; Noether’in 1918’deki makalesi bu soruyu yanıtladı ve fiziğe bugün Noether teoremi denen sonucu kazandırdı. 1919’da öğretim üyesi olabildi ve sonraki yıllarda modern soyut cebirin kurucularından biri oldu. Yahudi olduğu için 1933’te Nazi yönetimi tarafından görevinden atıldı, ABD’deki Bryn Mawr Koleji’ne geçti ve 1935’te, 53 yaşında bir ameliyatın ardından öldü. Einstein, onun kadınlara yükseköğrenimin açılmasından bu yana yetişmiş en önemli yaratıcı matematik dehası olduğunu yazdı.

AzimBilim

Sophie Germain kadın olduğu için Fransa’nın École Polytechnique okulunda okuyamadı; bu yüzden matematik çalışmalarını dönemin önde gelen bilginlerine Mösyö LeBlanc adıyla gönderdi. 1816’da Paris Bilimler Akademisi’nden ödül alan ilk kadın oldu.

Germain, Fransız Devrimi yıllarında babasının kütüphanesindeki kitaplardan matematiği kendi kendine öğrendi. 1794’te yeni kurulan École Polytechnique’in ders notlarını edindi ve çalışmalarını okulun eski bir öğrencisinin adıyla Joseph-Louis Lagrange’a gönderdi. Lagrange çalışmalardan çok etkilendi, gerçek yazarı bulup ona hocalık etti. Germain, Carl Friedrich Gauss’la da LeBlanc adıyla yazıştı ve Fermat’nın Son Teoremi üzerinde ilerleme kaydetti. Bu teoreme göre n, 2’den büyük olduğunda aⁿ + bⁿ = cⁿ eşitliğini sağlayan pozitif a, b, c tam sayıları yoktur. 2p + 1’in de asal olduğu p asal sayılarına bugün hâlâ Sophie Germain asalları denir. Ödül kazanan çalışması esnek levhaların nasıl titreştiğini açıklıyordu; 1811 ve 1813’teki başvuruları ödül almamıştı. 1831’de meme kanserinden öldü. Gauss onun için Göttingen Üniversitesi’nden onursal doktora önermişti, ama bu unvan hiç verilmedi.

MerakBilim

18. yüzyılda yaşamış Fransız matematikçi Émilie du Châtelet, Isaac Newton’ın Principia adlı eserini Latinceden Fransızcaya çevirdi ve Newton’ın fiziğini açıklayan uzun bir yorum ekledi. Ölümünden sonra yayımlanan bu çeviri, bugün de Fransızcadaki standart çeviri sayılıyor.

Principia, Newton’ın hareket yasalarını ve kütle çekimini ortaya koyduğu, 1687’de Latince yayımlanan kitabıdır. Du Châtelet, çocukluğundan beri Latince, İtalyanca, Yunanca ve Almanca okuyordu. 1730’ların ortasından itibaren yazar Voltaire’le birlikte, eşinin Kuzeydoğu Fransa’daki şatosu Cirey’de yaşayıp çalıştı; ikisi Newton’ı orada birlikte inceledi. 1740’ta fizik üzerine kendi kitabı Institutions de Physique’i (Fiziğin Temelleri) yayımladı. Vis viva, yani “canlı kuvvet” tartışmasına katıldı ve hareket eden bir cismin kuvvetinin kütlesi ile hızının karesinin çarpımına bağlı olduğu görüşünü savundu; bu, bugünkü kinetik enerji kavramına çok yakındır. Principia çevirisine 1745’te başladı, hamileyken de yoğun biçimde çalıştı ve işi, Eylül 1749’da doğumdan birkaç gün sonra 42 yaşında ölmeden kısa süre önce bitirdi. Çeviri 1756’da, tam hâli ise 1759’da yayımlandı.

MerakBilim

Mary Somerville’in 1834’te yayımlanan On the Connexion of the Physical Sciences (Fizik Bilimlerinin Bağlantısı Üzerine) kitabı, astronomi, fizik, kimya ve jeolojinin birbirine nasıl bağlandığını genel okura anlattı. İngilizcedeki “scientist” (bilim insanı) sözcüğü, bu kitap üzerine yazılan bir eleştiride doğdu.

Somerville 1780’de İskoçya’da doğdu ve yalnızca bir yıl kadar okula gidebildi. Ailesi istemediği hâlde cebiri ve geometriyi kendi kendine öğrendi; ikinci eşi William Somerville ise çalışmalarını destekledi. Fransız matematikçi Laplace’ın gezegenlerin hareketleri üzerine çalışmasını açıkladığı 1831 tarihli The Mechanism of the Heavens (Göklerin İşleyişi) kitabı onu ünlü yaptı. Cambridge’li bilgin William Whewell, 1834 tarihli kitabı değerlendirirken İngilizcede bilimlerle uğraşan herkesi kapsayan bir sözcük olmadığını belirtti ve “artist” (sanatçı) örneğinden yola çıkarak “scientist” sözcüğünü önerdi. 1835’te Somerville ile Caroline Herschel, Kraliyet Astronomi Derneği’ne onursal üye seçilen ilk kadınlar oldu. Oxford’daki Somerville College onun adını taşır; portresi, Royal Bank of Scotland’ın 2017’de bastığı 10 sterlinlik banknotta yer alır.

MerakSanat

Alman asıllı ressam ve doğa bilimci Maria Sibylla Merian, böceklerin yumurtadan tırtıla, oradan kelebeğe uzanan her evresini, beslendikleri bitkinin üzerinde resmetti. Surinam böcekleri üzerine 1705’te yayımladığı kitap, dikkatli gözlemle sanatı bir araya getirdi.

Merian 1647’de Frankfurt’ta, gravürcülerden oluşan bir ailede doğdu; 13 yaşında ipekböceği besliyordu. 1679’da tırtılların nasıl başkalaştığını gösteren kitabının ilk cildini yayımladı. O dönemde pek çok kişi böceklerin çamurdan ya da çürüyen maddeden kendiliğinden oluştuğuna inanıyordu; ressamlar da genellikle ölü örnekleri düzgün sıralar hâlinde çizerdi. Merian’ın her evreyi titizlikle gösteren resimleri, böceklerin belirli bir yaşam döngüsünden geçtiğinin anlaşılmasına katkıda bulundu. 1699’da, 52 yaşındayken kendi resimlerinden 255’ini satarak kızı Dorothea ile birlikte Hollanda’nın sömürgesi Surinam’a gitti. Orada yaklaşık iki yıl böcek toplayıp besledi; bu işte köleleştirilmiş Afrikalıların ve yerli halkın yardımına ve bilgisine dayandı. Muhtemelen sıtma olan bir hastalık onu geri dönmeye zorladı. 1705’te yayımlanan Metamorphosis Insectorum Surinamensium (Surinam Böceklerinin Başkalaşımı), doğa tarihinin dönüm noktalarından biri oldu.

MerakUzay

18. yüzyılda yaşamış Çinli bilgin Wang Zhenyi, Ay tutulmalarını yuvarlak bir masa (Dünya), tavana asılı kristal bir lamba (Güneş) ve yuvarlak bir aynayla (Ay) anlattı. Bunları yerinden oynatarak üçünün nasıl aynı hizaya geldiğini gösterdi.

Wang, 1768’den 1797’ye kadar Çing Hanedanı döneminde yaşadı; o dönem Çin’inde kadınların astronomi çalışmasına pek izin verilmezdi. Dedesinin geniş kütüphanesinden ve ailesinden öğrendi; matematik ile astronominin büyük bölümünü kendi kendine çalıştı. Göğün yuvarlak, yerin düz olduğunu söyleyen eski görüşe karşı Dünya’nın yuvarlak olduğunu savundu, ekinoks noktalarının zamanla yavaşça kaymasını anlattı ve matematikçi Mei Wending’in zor anlaşılan Hesap İlkeleri kitabını yeni başlayanlar için daha sade bir dille yeniden yazdı. Bilimsel yazılarından yalnızca on kadarı günümüze ulaştı; son hastalığı sırasında yapıtlarının büyük bölümü yok edilmişti. 29 yaşında öldü. Geride 13 ciltlik şiir ve düzyazı bıraktı; kadınların da erkekler kadar okumak için sebebi olduğunu yazdı. Venüs’teki bir kratere onun adı verildi.

MerakBiyoloji

Hintli botanikçi Janaki Ammal bitki kromozomlarını inceledi ve bu bilgiyle Hindistan’ın iklimine uygun, daha tatlı şeker kamışı çeşitlerinin geliştirilmesine katkıda bulundu. 1945’te, tarım ve bahçe bitkilerinin kromozom sayılarını derleyen Chromosome Atlas of Cultivated Plants adlı başvuru kitabının yazarlarından biri oldu.

Kromozomlar, hücrede genleri taşıyan iplik biçimli yapılardır; sayıları, hangi bitkilerin birbiriyle melezlenebileceğini anlamaya yardım eder. Janaki Ammal 1931’de Michigan Üniversitesi’nde doktorasını tamamladı; bu, o dönemde bir Hintli kadın için çok ender görülen bir başarıydı. Hindistan en tatlı şeker kamışını o yıllarda Güneydoğu Asya’dan getiriyordu. Ammal, Coimbatore’daki Şeker Kamışı Islah İstasyonu’nda kamışı akraba otlarla melezleyerek Hindistan’da iyi yetişen tatlı çeşitler elde etti. İngiltere’de önce John Innes Enstitüsü’nde, atlası birlikte yazdığı genetikçi C. D. Darlington’la çalıştı; ardından Kraliyet Bahçecilik Derneği’nin Wisley’deki bahçesinde manolyalara kolşisin adlı kimyasalı uyguladı. Oradaki beyaz çiçekli bir manolya çeşidi bugün “Janaki Ammal” adını taşır. Hindistan hükümeti daha sonra onu Hindistan Botanik Araştırmaları Kurumu’nu yeniden düzenlemesi için ülkeye çağırdı. 1977’de Padma Shri nişanını aldı.

AzimSağlık

Hawaii’de çalışan 23 yaşındaki kimyager Alice Ball, 1915’te geleneksel bir ilaç olan chaulmoogra yağını, cüzama (Hansen hastalığı) karşı iğneyle verilebilen bir ilaca dönüştürmenin yolunu buldu. Yöntemi 1940’lara kadar cüzama karşı en etkili tedavi olarak kaldı.

Chaulmoogra ağacının tohumlarından elde edilen yağ, Hindistan’da ve Asya’nın başka yerlerinde uzun zamandır cüzama karşı kullanılıyordu; ama kullanması zordu: içilince bulantı yapıyor, iğneyle verilince deri altında acı veren kabarcıklar oluşturuyordu. Hawaii Koleji’nde yüksek lisans derecesi alan ilk kadın ve ilk Siyah Amerikalı olan Ball, cerrah Harry Hollmann’ın isteği üzerine bu soruna eğildi. Yağdaki yağ asitlerini, iğneyle verilebilen ve vücudun emebildiği etil esterlere dönüştürdü. Aralık 1916’da, 24 yaşında, çalışmasını yayımlayamadan öldü. Kolejin başkanı Arthur Dean çalışmayı onun adını anmadan sürdürdü; Hollmann ise daha sonra yöntemi “Ball yöntemi” diye anarak yayımladı. 1940’larda yerini dapson ve benzeri ilaçlar aldı.

MerakBilim

ABD Donanması’na bağlı bir laboratuvarda çalışan matematikçi Gladys West, uydu verilerinden Dünya’nın gerçek biçiminin giderek daha doğru modellerini çıkaran bilgisayar programları yazdı. Bu çalışma, GPS gibi uydu konum sistemlerinin temellerinden birini oluşturdu.

West, Virginia’nın kırsalında ailesinin çiftliğinde büyüdü ve burs kazanarak Virginia State College’a girdi. 1956’da Virginia’daki Dahlgren Donanma Deneme Alanı’na matematikçi olarak alındı ve orada 42 yıl çalıştı. Dünya kusursuz bir küre değildir: ekvatorda şişkindir ve yerçekimi yerden yere değişir. Bilim insanları gerçek biçimini jeoitle, yani okyanusların yalnızca yerçekiminin etkisiyle alacağı yüzeyle tanımlar; konumlar ve yükseklikler bu yüzeye göre ölçülür. West, 1970’lerin ortasından başlayarak bir IBM Stretch bilgisayarını bu biçimi giderek daha kesin hesaplayacak şekilde programladı. Bunun için, radar yükseklik ölçümü projesini yönettiği Seasat ve Geosat gibi uyduların verilerini kullandı. Katkısı ancak 2018’de, ABD Hava Kuvvetleri Uzay ve Füze Öncüleri Onur Listesi’ne alındığında geniş kitlelerce bilindi.

AzimUzay

Dorothy Vaughan, NASA’nın öncülü NACA’da ırk ayrımı yüzünden ayrı çalıştırılan Siyah kadın matematikçilerin ekibi West Area Computers’ı yönetti ve 1949’da kurumun ilk Siyah amiri oldu. Elektronik bilgisayarlar gelince FORTRAN programlama dilini hem kendisi öğrendi hem ekibine öğretti.

Vaughan, İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1943’te Virginia’daki Langley laboratuvarına bir “insan bilgisayar” olarak girdiğinde matematik öğretmeniydi; insan bilgisayarlar mühendislerin hesaplarını elle yapan çalışanlardı. Virginia’daki ırk ayrımı yasaları yüzünden West Area Computing biriminin Siyah kadınları beyaz meslektaşlarından ayrı çalışıyor, ayrı yemek yiyor, ayrı tuvalet kullanıyordu. Vaughan 1949’da birimin başına vekâleten getirildi ve NACA’nın ilk Siyah amiri oldu. 1958’de NACA’nın yerini NASA alınca ayrı birim kaldırıldı. Vaughan yeni kurulan Analiz ve Hesaplama Bölümü’ne geçti, usta bir FORTRAN programcısı oldu ve küçük uyduları yörüngeye taşıyan Scout roketi üzerinde çalıştı. 1971’de emekli oldu. Hikâyesi, Margot Lee Shetterly’nin 2016’da yayımlanan Gizli Sayılar (Hidden Figures) kitabı ve ondan uyarlanan filmle geniş kitlelere ulaştı.