Gelenekler ve günlük hayat

Kültür

Farklı toplumların gelenekleri, el sanatları ve günlük alışkanlıkları. Bildiğimiz şeylerin başka yerlerdeki karşılıkları.

Bu konudaki kartlarSayfa 3Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimDil

Hawaii dili, yani ʻōlelo Hawaiʻi, 20. yüzyılda neredeyse yok olmuştu. Aileler 1984’te Hawaii dilinde eğitim veren anaokulları açarak, 1987’de de devlet okullarında bu dilde eğitim hakkını kazanarak dili yeniden canlandırdı. Bu yol bugün anaokulundan üniversiteye uzanıyor.

Hawaii Krallığı’nın devrilmesinden üç yıl sonra, 1896’da çıkan bir yasa okullarda eğitim dilini İngilizce yaptı; kısa süre sonra sınıfta Hawaii dilinde konuşmak hoş karşılanmaz, kimi zaman cezalandırılır oldu. 1980’lerin başında, girişimi başlatanların tahminine göre, bu dili konuşabilen çocukların sayısı elliyi bulmuyordu. Anne babalar ve öğretmenler yalnızca Hawaii dilinin konuşulduğu Pūnana Leo (“seslerin yuvası”) anaokullarını kurdu; ardından devlet okullarında matematikten fen bilgisine bütün derslerin Hawaii dilinde okutulduğu sınıflar için mücadele etti. Hawaii Üniversitesi’nin Hilo kampüsü 2006’dan bu yana, Hawaii dilinin ve öteki yerli dillerle kültürlerin yeniden canlandırılması üzerine türünün ilk örneği olan bir doktora programı yürütüyor.

DinginlikDil

Kuzey Japonya’nın yerli halkı Aynuların dili Aynuca, anadili olarak konuşan pek az kişi kaldığı için yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Topluluk kursları, eğitmen yetiştirme, aile programları ve müze dersleri, dilin yeniden konuşulacağı ortamlar yaratıyor.

Aynular bugün çoğunlukla Hokkaido’da yaşar; bir zamanlar bugün Rusya’ya ait olan Sahalin’de ve Kuril Adaları’nda da yaşıyorlardı. Japonya 1869’da Hokkaido’yu resmen topraklarına katınca asimilasyon politikaları ve ayrımcılık, aileleri çocuklarını Japonca konuşarak büyütmeye itti. Aynucanın bilinen hiçbir dille akrabalığı yoktur. Aynu aktivist Shigeru Kayano 1983’ten itibaren köyü Nibutani’de Aynuca dersleri verdi; 1994’te Japon parlamentosuna giren ilk Aynu oldu ve mecliste Aynuca konuştu. Parlamento Aynuları 2008’de yerli halk olarak tanıdı, 2019’da Aynu kültürünü destekleyen bir yasa çıkarıldı, 2020’de de ulusal Aynu müzesi Upopoy açıldı.

AzimDil

Kaurna dili, Güney Avustralya’daki Adelaide Ovaları’nın Aborjin diliydi; onu anadili olarak konuşan bilinen son kişi 1929’da öldü. 1989’dan bu yana Kaurna halkı ve dilbilimciler, topluluğun hafızası ve 19. yüzyıl kayıtlarıyla dili yeniden canlandırıyor; bugün okullarda öğretiliyor ve kamusal hayatta kullanılıyor.

1840’ta iki Alman Lutheryen misyoner, Christian Teichelmann ve Clamor Schürmann, yaklaşık 3.000 sözcük, kısa bir dilbilgisi ve yüzlerce cümle içeren bir Kaurna dili kaydı yayımladı; ikisi Adelaide’deki Piltawodli’de bir okul yönetiyordu. Sömürgecilik Kaurna halkının yaşamını dağıttıkça dil gündelik kullanımdan çıktı; onu anadili olarak konuşan bilinen son kişi Ivaritji 1929’da öldü. 1989’dan itibaren Kaurna büyükleri ve dilbilimci Rob Amery, misyonerlerin kayıtlarından yola çıkarak telaffuzu yeniden kurdu ve bugünün hayatı için yeni sözcükler türetti. 2002’de Kaurna büyüklerinden Lewis Yerloburka O’Brien ve Alitya Wallara Rigney, Amery ile birlikte Kaurna Warra Pintyanthi’yi (“Kaurna dilini yaratmak”) kurdu. Bugün Adelaide’yi çevreleyen parkların her birinin Kaurna dilinde bir adı var; Whitmore Meydanı’na da Ivaritji’nin anısına ikinci ad olarak Iparrityi verildi.

MerakYemek

İnjera, Etiyopya ve Eritre’nin yumuşak, süngerimsi yassı ekmeğidir; geleneksel olarak teff unundan yapılan mayalı bir hamurdan pişirilir. Yalnızca tek yüzü pişirildiği için hamurdaki kabarcıklar yüzeye çıkıp patlar ve “göz” denen minik deliklerle kaplı bir yüzey oluşur.

Etiyopya yaylalarına özgü teff, dünyanın en küçük taneli tahıllarından biridir; injera başka tahıllarla ya da karışımlarla da yapılır. Hamur, çoğu zaman bir önceki seferden saklanan biraz mayayla birkaç gün bekletilir; böylece hafifçe ekşir ve gazla dolar. Ardından mitad denen, kilden yapılmış büyük bir sacın üzerine spiral çizerek dökülür. Sofrada büyük bir injera ortak tepsiyi kaplar, yemekler üzerine konur. Herkes bir parça koparıp yemeği onunla alır; sosu emen alttaki injera en sona kalır. Sofradaki birinin ağzına bir lokma uzatmaya gursha denir; sevgi ve saygı göstergesidir.

MerakYemek

“Yüzen bahçeler” diye bilinen chinampalar, Meksiko’daki Xochimilco’da göl çamuru ve bitki artıklarıyla yükseltilmiş, yerinden oynamayan tarlalardır. Aralarından kanallar geçer; kenarlarına sıra sıra dikilen ahuejote söğütleri kıyıların dağılmasını önler.

Çiftçiler chinampa yapmak için sığ gölde bir parseli kazıklarla çevirir, üst üste çamur ve çürüyen bitki katmanları yığar, kenarlara kökleriyle toprağı tutan söğütler dikerdi. Kanallardan çıkarılan çamur tarlaları verimli tutar; kanallar aynı zamanda kanoların dolaştığı su yollarıdır. Teknik Aztek İmparatorluğu’ndan daha eskidir, ama Aztekler onu başkentleri Tenochtitlan’ın çevresinde büyük ölçüde yaydı ve belki 200.000’i aşkın nüfuslu bu kentin beslenmesine katkı sağladı. Xochimilco’nun kanalları ve chinampaları 1987’de UNESCO Dünya Mirası alanının bir parçası oldu. Bugün kentleşme, kirlilik ve düşen su seviyesi, bu tarlaları hâlâ işleyen çiftçileri zor durumda bırakıyor.

DinginlikYemek

Kuskus yapmak için nemlendirilmiş irmik elde ufacık taneler hâlinde yuvarlanır ve buharda pişirilir. Cezayir, Moritanya, Fas ve Tunus’un ortak yemeğidir; her bölgenin, hatta her ailenin kendine özgü bir yapılışı vardır.

Taneleri yuvarlamak, izleyerek ve yaparak öğrenilen bir beceridir; geleneksel olarak anneden kıza geçer. Kuskus daha sonra iki katlı bir tencerenin üst bölmesinde, genellikle iki ya da üç kez buharda pişirilir. Alt bölmede sebzeli, etli ya da balıklı bir yahni kaynar; taneler suya değmeden onun kokusunu alır. Suyu, baharatı ve hangi vesilelerle yapıldığı bölgeden bölgeye değişir; birçok ailede cuma yemeğidir. Çoğunlukla buğday irmiğinden, ama arpadan ya da darıdan da yapılır. UNESCO, kuskusla ilgili bilgi ve uygulamaları Cezayir, Moritanya, Fas ve Tunus’un ortak başvurusu üzerine 2020’de Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

DinginlikYemek

Akçaağaç şurubunu ilk yapanlar, Kuzey Amerika’nın kuzeydoğusundaki Yerli halklardır. Her ilkbahar akçaağaçların özsuyunu toplayıp koyulaştırarak şurup ve şeker elde ederlerdi. Avrupalılar gelmeden çok önce yapılan bu işi yerleşimciler sonradan onlardan öğrendi.

Akçaağaç özsuyu kışın sonunda yalnızca birkaç hafta akar: geceleri don olur, gündüzleri hava sıfırın üstüne çıkar. Bu sıcaklık değişimi ağacın içinde basınç yaratır ve özsuyu dışarı iter. Yerli üreticiler gövdeye V biçiminde çentikler açar, özsuyu kamışlar ya da kabuk parçaları yardımıyla huş kabuğundan kaplara veya kil çömleklere akıtırdı. Özsuyu kaynatarak koyulaştırır, ayrıca ayaz gecelerde dışarıda bırakıp üstünde oluşan buz tabakasını atarlardı; buz neredeyse saf su olduğundan geriye daha koyu bir özsu kalırdı. Bir litre şurup için yaklaşık kırk litre özsu gerekir. Bugün dünyadaki akçaağaç şurubunun yaklaşık yüzde 70’i Quebec’te üretiliyor.

DinginlikYemek

Argan yağı, neredeyse yalnızca Fas’ın güneybatısında kendiliğinden yetişen argan ağacının çekirdeklerinden elde edilir. Elde yapımında meyve kurutulur, etli kısmı ayıklanır, sert çekirdekler iki taş arasında kırılır ve içleri öğütülür; bu beceri kırsaldaki kadınlar arasında kuşaktan kuşağa aktarılır.

Argan ağacı, Atlas Dağları ile Atlas Okyanusu arasındaki kurak topraklara uyum sağlamıştır; UNESCO bu bölgeyi 1998’de Arganeraie Biyosfer Rezervi ilan etti. En zor görünen iş çekirdeği iki taş arasında kırmaktır, ama asıl bilgi bütün sürece yayılır: meyvenin ne zaman toplanacağı, ne kadar kurutulacağı, çekirdek içlerinin kavrulup kavrulmayacağı. Kavrulmuş içlerden yemeklerde ve bademle bal katılarak yapılan amlou ezmesinde kullanılan, fındık kokulu yağ çıkar; kavrulmamış olanlardan ise cilt ve saç bakımında kullanılan yağ elde edilir. Kadınlar öğütülmüş ezmeyi az suyla, yağ ayrılana kadar elle yoğurur. UNESCO 2014’te argan üretimiyle ilgili bu uygulamaları ve bilgiyi Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı; bugün birçok kadın kooperatiflerde çalışıyor.

MerakSanat

Batik, kumaşı mumla desenlendiren bir Endonezya tekniğidir. Usta, boyanın işlemesini istemediği yerlere sıcak mumu çizgi ve noktalar hâlinde sürer, kumaşı boyar; her renk için mumlamayı ve boyamayı yineler, en sonunda mumu kaynatarak giderir.

Batik sözcüğü Cava dilinden gelir. Ustanın temel aleti canting’dir: bambu bir sapa takılı, ince ağızlı küçük bir bakır kap. Eritilmiş mumla kalem gibi çizim yapmayı sağlar. Elle çizilen batik tulis haftalar, hatta aylar sürebilir; 19. yüzyılın ortalarından itibaren cap denen bakır kalıplar tekrar eden desenleri çok daha hızlı basmayı mümkün kıldı. Her boyama yalnızca mumun açık bıraktığı yerleri renklendirdiği için usta bütün deseni baştan tasarlamak zorundadır; genellikle açık renklerden koyulara doğru çalışır. Cava’da bazı motifler bir zamanlar yalnızca saraylara ayrılmıştı. Batik, bebek taşımaya yarayan şaldan düğünlere ve cenazelere kadar hayatın her anında yer alır. UNESCO Endonezya batiğini 2009’da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı; 2 Ekim ülkede Ulusal Batik Günü olarak kutlanır.

MerakSanat

Talavera, Meksika’nın Puebla ve Tlaxcala eyaletlerinde elle yapılan kalay sırlı bir seramiktir. Her parça kilin hazırlanması, biçimlendirme, ilk pişirim, sırlama, elle boyama ve ikinci pişirimden geçer; bu beceriler uzman atölyelerde ustadan çırağa aktarılır.

Teknik, 16. yüzyılda çoğu Sevilla ve Talavera de la Reina’dan gelen İspanyol çömlekçilerle Puebla’ya ulaştı ve yerel ustalıkla harmanlandı. Kalay oksitle donuklaştırılan beyaz kalay sırı Talavera’ya süt beyazı yüzeyini verir; üzerine yapılan boyalar fırında bu sırla kaynaşır. Mavinin en sevilen renk olmasında, Filipinler ile Acapulco arasında sefer yapan Manila kalyonlarıyla Meksika’ya gelen Çin porselenlerinin de payı vardır. 1997’den beri bir menşe adı tescili Talavera adını korur: gerçek Talavera onaylı atölyelerde yapılır, yalnızca doğal pigmentlerden elde edilen altı renk kullanılır (mavi, sarı, siyah, yeşil, turuncu ve leylak rengi) ve bir parçanın tamamlanması üç dört ay sürer. UNESCO 2019’da bu zanaatı İspanya’daki benzerleriyle birlikte Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

MerakSanat

Çin’de jianzhi denen kâğıt kesme sanatında tek bir kâğıt, makas ya da bıçakla birbirine bağlı desenlere dönüştürülür. Ortaya çıkan süslemeler Bahar Bayramı’nda pencereleri ve kapıları süsler, düğünlere ve doğum günlerine iyi dilekler taşır.

Kâğıt Çin’de icat edildi. Günümüze ulaşan en eski kesme kâğıt işleri, yaklaşık 6. yüzyıldan kalma, tekrar eden desenlerle dolu dairelerdir ve Çin’in kuzeybatısındaki Sincan’da mezarlarda bulunmuştur. Her boşluk, geri kalan parçaları bir arada tutacak kadar kâğıt bırakmalıdır; bu yüzden bir desen aynı zamanda sağlam bir yapı olmak zorundadır. En tanıdık örnekler, Bahar Bayramı’nda camlara yapıştırılan kırmızı “pencere çiçekleri” ile düğünler için kesilen “çifte mutluluk” yazısıdır. Üsluplar bölgeden bölgeye değişir: kuzeyde kalın hatlı halk figürleri, Yangzhou gibi güney kentlerinde ise ince işçilik öne çıkar. Kızlar bu sanatı geleneksel olarak evde yaşlı kadınlardan öğrenirdi; birçok usta kâğıdı katlayarak birkaç katı birden keser. UNESCO Çin kâğıt kesme sanatını 2009’da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

DinginlikSanat

Haçkarlar, Ermenilerin anma taşlarıdır: ortasına haç oyulmuş, çevresi iç içe geçen bitki motifleri, geometrik düğümler ve kimi zaman figürlerle bezenmiş dikili taşlar. Her biri ayrı ayrı oyulduğu için hiçbiri ötekine benzemez.

Adı, Ermenicede “haç” anlamına gelen khach ile “taş” anlamına gelen kar sözcüklerinden oluşur. Haçkarlar 9. yüzyıldan itibaren görülür; Ermenistan’da ve tarihî Ermeni topraklarında yaklaşık 40.000 haçkar günümüze ulaşmıştır. Ölüleri anmak, bir zaferi ya da bir kilisenin veya köprünün yapılışını kayda geçirmek, korunma ve kurtuluş dilemek için dikilirlerdi. Ustalar yöredeki taşı, çoğu zaman tüf denen yumuşak volkanik taşı ya da bazaltı keski ve ince uçlu aletlerle işler; haçı genellikle bir rozet ya da güneş kursu üzerine yerleştirir. En güzel örneklerin bir kısmı, 1300 dolaylarında çalışan Momik gibi ustaların elinden çıktı. Bu beceri bugün de ustadan çırağa geçiyor; UNESCO haçkar sanatını ve zanaatını 2010’da Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı.

MerakSanat

Suzani, Orta Asya’da gelin çeyizi için hazırlanan büyük, işlemeli bir örtüdür. Desen çoğu zaman birbirine iliştirilmiş birkaç pamuklu şeride tek parça hâlinde çizilir, şeritler ayrılıp akraba kadınlara işlenmeye verilir, en sonunda yeniden dikilirdi.

Adı Farsçada “iğne” anlamına gelen sözcükten gelir. Suzani en çok Özbekistan ve Tacikistan’la özdeşleşmiştir; Buhara, Semerkant ve Şehrisebz ünlü merkezleridir. Bir kız daha küçükken annesi ve akraba kadınlar onun suzanileri üzerinde çalışmaya başlardı; bitmiş örtüler duvarlara asılır, yatakların üstüne serilir, düğün günü damada sunulurdu. Çiçekleri, sarmaşıkları ve madalyonları genellikle kalamkeş denen usta bir desen çizicisi, el dokuması pamuklu bezden dört ila altı şeride çizerdi. Şeritler ayrı ayrı işlendiği için motifler dikiş yerlerinde çoğu zaman tam buluşmaz, renkler bir şeritten ötekine değişir. 18. yüzyılın sonundan daha eski suzanilerden pek azı günümüze ulaşmıştır.

MerakTarih

Coğrafyacı İdrîsî, Sicilya Kralı II. Roger için hazırladığı Tabula Rogeriana adlı dünya atlasını 1154’te tamamladı. On beş yıl kadar, eski coğrafya kitaplarında yazanları gezginlerden derlediği anlatılarla karşılaştırdı.

İdrîsî 1100 dolaylarında, büyük olasılıkla Septe’de (bugünkü Ceuta) doğdu ve Kurtuba’da okudu. Ardından II. Roger onu, Arap, Yunan ve Latin bilgisinin buluştuğu Palermo’daki sarayına çağırdı. Eserin Arapça adı Nüzhetü’l-Müştâk, kabaca “uzak ufukları aşmaya hevesli olanın gezisi” anlamına gelir. Kitap bilinen dünyayı güneyden kuzeye yedi iklim kuşağına, her kuşağı da on bölüme ayırır; böylece yollar, limanlar, mesafeler ve ticaret üzerine açıklamalarla birlikte yetmiş bölge haritası ortaya çıkar. Dönemin birçok İslam haritasında olduğu gibi güney yukarıdadır. İdrîsî ayrıca büyük bir gümüş levhaya bir dünya haritası kazıdı; bu levha bugün kayıptır. II. Roger, eserin tamamlanmasından yalnızca birkaç hafta sonra öldü.

MerakTarih

1402’de Kore’de yapılan Kangnido, Afrika ile Avrupa’yı gösteren ve Doğu Asya’dan günümüze ulaşan en eski dünya haritalarından biridir. Çin, Kore ve Japon haritalarını, İslam dünyasından Çin’e ulaşmış coğrafya bilgisiyle birleştirir.

Harita, Joseon Hanedanı’nın ilk yıllarında, aralarında Kwon Kun ve Yi Hoe’nin de bulunduğu Koreli bilginler tarafından dört kaynaktan yararlanılarak hazırlandı: 14. yüzyıldan iki Çin haritası, bir Kore haritası ve bir Japon haritası. Tam adı kabaca “tarihî ülkelerin ve başkentlerin birleşik topraklar haritası” anlamına gelir. Çin ile Kore çok büyük çizilmiş, Afrika, Arabistan ve Avrupa ise batı kenarına sıkıştırılmıştır; buna rağmen Afrika’nın güneye doğru sivrilen ucu şimdiden görülür. Bu bilgi büyük olasılıkla Moğollar döneminde Çin ile Müslüman coğrafyacılar arasındaki temaslar yoluyla gelmişti. 1402’deki özgün harita kayıptır. Sonradan yapılan kopyalar Japonya’da korunur; en bilineni ipek üzerine çizilmiş, Kyoto’daki Ryukoku Üniversitesi’nde bulunan nüshadır.

DinginlikDil

Japonların ichi-go ichi-e sözü kabaca “bir kez, bir buluşma” demektir ve çay seremonisinden gelir: aynı insanlar yeniden bir araya gelse bile her buluşma tektir, aynen tekrarlanamaz.

Düşünce 16. yüzyılın çay ustası Sen no Rikyū’ya dayanır. Öğrencisi Yamanoue Sōji, konukların ev sahibine, bu buluşma ömürde bir kez yaşanacakmış gibi davranması gerektiğini yazmıştı. 1858’de hem çay ustası hem de şogunluk hükûmetinin başındaki devlet adamı olan Ii Naosuke, çay üzerine yazdığı bir kitapta sözü bugünkü dört karakterli biçimine kavuşturdu; aynı ev sahibi ve konuklar yeniden buluşsa bile geçmiş bir buluşmanın aynen yaşanamayacağını anlattı. Bugün bu söz çay odasının çok dışında da, her karşılaşmanın değerini bilmek için kullanılıyor.

DinginlikKültür

Japonca “inemuri”, çoğu zaman “orada bulunurken uyumak” diye çevrilir: Toplantıda ya da başka bir iş ve sosyal ortamda kısa süre uyuklayan kişi, o ortamın parçası sayılmaya devam eder. Bu, herhangi bir yerde uyuyakalmak demek değildir; uyuyan kişinin gerektiğinde hemen kendine gelip ortama dönmesi beklenir.

Kelime Japoncada 居眠り diye yazılır: “i” orada bulunmak, “nemuri” ise uyku demektir. Cambridge Üniversitesi’nde Japon toplumunu inceleyen ve Japonya’da uyku üzerine pek çok çalışma yayımlayan Brigitte Steger, “inemuri”nin yazısız kurallara bağlı olduğunu anlatır. Kişinin mevkii ne kadar yüksekse uyuklaması da o kadar hoş görülür. Uzun bir oturumda başı düşen kıdemli bir yönetici ya da milletvekili, kendini işine adamış, yorgunluktan bitap düşmüş biri olarak bile görülebilir; genç bir çalışana ise bu kadar hoşgörü gösterilmez. Uyuyan kişinin düzgün oturması ve seslenildiğinde cevap verebilecek kadar “orada” kalması beklenir. Kalabalık banliyö trenlerinde sık görülür, ama iş yerinde bir erdem sayılmaz; yalnızca hoş görülen bir alışkanlıktır.

DinginlikZihin

Orman anaokulları, genellikle üç ile altı yaş arasındaki çocuklar için ormanı ya da başka doğal alanları asıl sınıf olarak kullanan okul öncesi programlardır. Çocuklar çoğu zaman günün büyük bölümünü, yağmurda ve soğukta da dışarıda geçirir.

Fikrin kaynağı genellikle Danimarkalı Ella Flatau olarak gösterilir. Flatau 1950’lerin başında evinin yakınındaki ormanda çocuklarla vakit geçirmeye başladı; komşuların ilgisi bu buluşmaları düzenli bir anaokuluna dönüştürdü. Almanya’da 1968’den beri resmî olmayan doğa anaokulları vardı, ama orman anaokulları ancak 1993’te resmî bir çocuk bakım biçimi olarak tanındı ve böylece devlet desteği alabilir hâle geldi. Sayıları 2005’te 450 civarındayken 2017’de 1.500’ü aştı. Model zamanla İsveç’e, İngiltere’ye, ABD’ye ve başka ülkelere de yayıldı; bazı yerlerde “orman okulu” adıyla anılıyor. Çoğunun en kötü hava için bir kulübesi ya da barınağı vardır, ama gün dışarıda oyunun etrafında şekillenir; yetişkinler oyunu yönetmez, destekler.

DinginlikZihin

Japon demiryolu çalışanları sinyalleri, göstergeleri ve kapıları parmaklarıyla gösterip gördüklerini yüksek sesle söyler. “Göster ve söyle” anlamına gelen bu kontrol yöntemine shisa kanko denir. Japonya Demiryolu Teknik Araştırma Enstitüsü’nün 1994’teki deneyinde yöntem, basit bir görevdeki hataları neredeyse yüzde 85 azalttı.

Bu alışkanlık 1900’lerin başında Japon buharlı lokomotiflerinde, makinistlerle ateşçilerin sinyalleri birbirlerine seslenerek bildirmesiyle başladı; parmakla gösterme birkaç on yıl sonra eklendi. Mantığı şu: Yalnızca gözle yapılan alışılmış bir kontrol fark edilmeden geçip gidebilir, oysa parmakla göstermek ve sesli söylemek beynin onu gerçekten kaydetmesini sağlar. Sık aktarılan yüzde 85’lik rakam, Japonya Demiryolu Teknik Araştırma Enstitüsü’nün kontrollü bir deneyinden geliyor; demiryolu ağındaki kaza istatistiklerinden değil. Yöntem Japonya dışına da yayıldı: New York metrosu, tren kapılarının erken açıldığı olayların ardından 1996’da yöntemin bir biçimini benimsedi; Toronto’nun toplu taşıma sistemleri de kullanıyor. Pilotların talimatları sesli tekrar etmesi de benzer bir alışkanlıktır.

MerakTarih

Ise Tapınağı, Japonya’nın yerli dini Şinto’nun en kutsal yeridir; ana yapıları her 20 yılda bir sökülür ve hemen yandaki arsada aynen yeniden kurulur. 690’da başlayan bu gelenek zaman zaman uzun aralar verse de bugün sürüyor; bir sonraki yenileme 2033’te yapılacak.

Bu yenilemenin adı Shikinen Sengū’dur. Yapılarla birlikte tapınağın eşyaları ve kutsal nesneleri de baştan yapılır, girişteki ahşap Uji Köprüsü de yenilenir. Kereste, bir Japon servi türü olan hinoki ağacından gelir. Tapınak alanında elektrikli alet kullanılmadığı için iş, geleneksel tapınak yapımında yetişmiş ve miyadaiku denen marangozlara düşer. Daha az deneyimli ustalar genellikle önce köprüde pişer, sonra ana yapılara geçer. Şinto bu anlayışa tokowaka, yani “hep genç” der: Kutsal yapıyı yenilemek onu hep taze tutar, ustalığı da kuşaktan kuşağa aktarır. Bugünkü yapılar 2013’te kurulan 62. yapılardır. Döngü savaşlar yüzünden birkaç kez aksadı; en uzun ara, Japonya’nın 15. ve 16. yüzyıldaki iç savaşları sırasında yüz yılı aştı.

MerakTarih

Rosa Parks 1955’te Alabama’nın Montgomery kentinde otobüsteki koltuğunu vermeyi reddettiğinde, ABD’nin önde gelen sivil haklar örgütü NAACP’de on iki yıldır çalışıyordu. Irkçı şiddet vakalarını araştırmış, seçmen kaydı için çalışmış, ırk ayrımına karşı bir eğitime katılmıştı. Koltuğunu, riskleri bilen deneyimli bir örgütçü olarak vermedi.

Parks, Aralık 1943’te NAACP’nin Montgomery şubesine katıldı ve şubenin sekreteri oldu. 1944’te bir grup beyaz adamın saldırısına uğrayan siyahi kadın Recy Taylor’ın davasını araştırdı; sonra şubenin gençlik kolunda danışmanlık yaptı. 1955 yazında Tennessee’deki aktivist eğitim merkezi Highlander Folk School’da ırk ayrımının kaldırılması üzerine bir çalışmaya katıldı. O yılın aralık ayındaki tutuklanması, 381 gün süren Montgomery Otobüs Boykotu’nun başlamasında etkili oldu; boykot, Yüksek Mahkeme’nin Browder v. Gayle davasında otobüslerdeki ayrımı anayasaya aykırı bulmasıyla bitti. Parks mağazadaki işini kaybetti, 1957’de Detroit’e taşındı ve 1965’ten 1988’e kadar Kongre üyesi John Conyers’ın yanında çalıştı. 2005’te öldüğünde naaşı ABD Kongre binasında halkın saygısına sunuldu; bu onuru gören ilk kadın oldu.