Bedenimizi tanımak

Sağlık

Uyku, hareket ve tıp tarihinden bilgiler. Bedenimizin işleyişini anlamaya yardımcı olan kartlar.

Bu konudaki kartlarSayfa 7Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimSağlık

Spor dışındaki gündelik hareketler, yani ayakta durmak, yürümek, bir şey taşımak ve kıpırdanmak, günde yüzlerce kalori yaktırabilir. Bu miktar kişiden kişiye ve günden güne çok değişir.

Bilim insanları buna egzersiz dışı aktivite termojenezi, kısaca NEAT der. Termojenez, vücudun enerji yakarak ısı üretmesidir; NEAT de uyku, yemek ve planlı egzersiz dışında yapılan her şeye harcanan enerjidir. James Levine ve Mayo Clinic’teki ekibi 1999’da yayımlanan bir çalışmada 16 gönüllüyü sekiz hafta boyunca günde 1.000 kalori fazla besledi. Aldıkları yağ miktarı kişiden kişiye on kat değişti. Kimin zayıf kaldığını en iyi, gündelik hareketinin farkında olmadan ne kadar arttığı gösteriyordu: Bazılarında bu hareket biraz azaldı, kimilerinde ise günde yaklaşık 700 kalorilik ek harcama sağladı. Göze görünmediği için kolayca gözden kaçar; oysa gün boyu yapılan küçük hareketler enerji harcamasında gerçek bir pay tutar.

DinginlikSağlık

Tek ayak üstünde on saniye duramayan orta yaşlı ve yaşlı yetişkinlerin ölüm riski belirgin biçimde yüksek. 51–75 yaş arası kişilerle yapılan 2022 tarihli bir çalışmada testi geçemeyenlerin yaklaşık yedi yıl içinde ölme riski, yaş, cinsiyet, kilo ve mevcut hastalıklar hesaba katıldığında bile geçenlerinkinden yüzde 84 fazlaydı.

British Journal of Sports Medicine’de yayımlanan çalışma, Brezilya’da 1.702 kişiyi 2009’dan 2020’ye kadar izledi. Katılımcıların yaklaşık beşte biri testi tamamlayamadı. Test çıplak ayakla yapılıyor; havadaki ayak öbür bacağın arkasına dayanıyor, kollar yanda duruyor ve üç deneme hakkı veriliyordu. İzleme süresince testi geçemeyenlerin yüzde 17,5’i, geçenlerin ise yüzde 4,6’sı öldü. Denge; bacak gücüne, iç kulağa, görmeye ve beynin bunları uyum içinde yönetmesine dayanır, bu yüzden testte zorlanmak birkaç sorunu birden ele verebilir. Çalışma bir ilişki gösteriyor, denge çalışmanın ömrü uzattığını kanıtlamıyor. Ama test hızlı, masrafsız ve rutin kontrollere kolayca eklenebilir.

DinginlikSağlık

Sabah alınan ışık, vücudun sirkadiyen saat denen 24 saatlik iç saatini ayarlayan başlıca işaretlerden biridir. Dışarıdaki parlak gün ışığı, sıradan iç mekân aydınlatmasından genellikle çok daha güçlü bir işarettir.

Retinada, şekil ve renk görmemizi sağlayan hücrelerden ayrı, ışığa duyarlı özel hücreler bulunur. Bunlar ışık düzeyini, görme sinirlerinin kesiştiği noktanın hemen üstündeki küçük bir bölgeye, suprakiazmatik çekirdeğe bildirir. Vücudun ana saati sayılan bu bölge, uykuya dalmayı kolaylaştıran melatonin hormonunun salgılanması dâhil birçok günlük ritmin zamanlamasını belirler. Işık şiddeti lüks birimiyle ölçülür: Dışarıdaki gün ışığı kapalı bir günde birkaç bin, güneşli bir öğlede yaklaşık 100.000 lükse ulaşır; iç mekân aydınlatması ise çoğu zaman birkaç yüz lükste kalır. Günün erken saatlerinde alınan ışık iç saati öne, akşam geç saatte alınan ışık ise geriye kaydırır; ne kadar kaydıracağı zamanlamaya, parlaklığa, süreye ve kişinin mevcut ritmine bağlıdır.

DinginlikSağlık

Aşı olunan günlerde az uyumak, vücudun aşıya verdiği bağışıklık yanıtını zayıflatabilir. Kontrollü çalışmalarda uykusu kısıtlanan kişiler, normal uyuyanlara göre daha az antikor, yani mikropları tanıyan protein üretti.

2002’deki bir çalışmada, grip aşısı öncesinde ve sonrasında altı gece boyunca yalnızca dörder saat uyuyabilen genç erkeklerde, on gün sonra ölçülen antikor düzeyi iyi uyuyanlarınkinin yaklaşık yarısıydı. Bir başka çalışmada, hepatit A aşısından sonraki geceyi uykusuz geçirenlerin dört hafta sonraki antikor düzeyi, uyuyanlarınkinin yaklaşık yarısı kadardı. 2012’deki bir hepatit B çalışmasında da gecede altı saatten az uyuyanların, aşı dizisi tamamlandığında korunmuş olma olasılığı daha düşüktü. Bu çalışmaları bir araya getiren 2023 tarihli bir inceleme ilişkiyi doğruladı; etki en açık biçimde erkeklerde görüldü. Uyku, bağışıklık sisteminin aşıyla ilk karşılaşmayı kalıcı bir hafızaya dönüştürmesine yardım ediyor gibi görünüyor.

AzimSağlık

Kaslar ve dayanıklılık asıl olarak antrenman sırasında değil, sonrasındaki toparlanma döneminde güçlenir: Antrenman bedene bir işaret verir; dinlenme, beslenme ve uyku ise bedenin kendini biraz daha güçlü olarak yeniden kurmasına zaman tanır.

Antrenörler bunu süperkompanzasyon denen basitleştirilmiş bir modelle anlatır. Zorlu bir antrenman bedenin kapasitesini kısa süreliğine düşürür; beden toparlanırken yalnızca eski düzeyine dönmekle kalmaz, bir süre onun üstüne çıkar. İdeal olan, bir sonraki antrenmanın tam bu zamana denk gelmesidir. Bu kazancın ardında birkaç süreç var: kas liflerine yeni protein eklenmesi, sinir sisteminin kasları daha verimli çalıştırmayı öğrenmesi ve enerji depolarının yeniden dolması. Kaslarda mikroskobik hasar oluşabilir, ama her yararlı değişim için gerekli değildir. Zorlu antrenmanlar arasında yeterince dinlenmemek, insanı daha formda değil, daha yorgun ve güçsüz bırakabilir. Uyku toparlanmaya yardım eder, ama uyum yalnızca geceleri değil, toparlanma süresinin tamamında sürer.

MerakKültür

Haenyeolar, Güney Kore’nin güneyindeki Jeju Adası’nda tüp kullanmadan dalan kadınlardır. Nefeslerini bir ila üç dakika tutarak 20 metreye kadar iner, deniz kulağı, deniz kestanesi, ahtapot ve yosun toplarlar.

Haenyeo, Korecede “deniz kadınları” demektir. Kızlar bu işi geleneksel olarak köydeki yaşlı dalgıçlardan öğrenir. Kadınlar köylerde dalgıç dernekleri kurar; ne zaman ve neyin toplanacağına bu dernekler karar verir, dalgıçlar da birbirinin güvenliğini gözetir. UNESCO, denizi bu şekilde ortaklaşa koruyan kültürü 2016’da Somut Olmayan Kültürel Miras Listesi’ne aldı. Sayıları hızla azaldı: 1965’te 23.081 olan haenyeo sayısı 1970’te 14.143’e indi; bugün birkaç bin kişi kaldı. Çoğu 60 yaşın üzerinde; en yaşlıları 80’i geçmiş olmasına rağmen hâlâ dalıyor.

MerakDoğa

Bayağı vampir yarasalar uzun süren dostluklar kurar. Aç kalan bir tünek arkadaşına, akrabası olmasa bile, daha önce kendisiyle paylaşmışsa emdiği kanın bir kısmını kusarak verebilir.

Beslenemeyen bir vampir yarasa iki üç gece içinde açlıktan ölebilir; bu yüzden paylaşılan bir öğün hayat kurtarır. Biyolog Gerald Wilkinson bu paylaşımı 1984’te Kosta Rika’daki yabani yarasalarda ayrıntılı olarak anlattı. Yarasaların, daha önce kendilerini doyuranları doyurmaya daha yatkın olduğunu gösterdi; bu, memelilerde akraba olmayanlar arasındaki karşılıklı yardımın ender örneklerinden biridir. Gerald Carter’ın yürüttüğü sonraki çalışmalar, yeni ortaklıkların adım adım kurulduğunu ortaya koydu: yarasalar önce birbirini tımar ediyor, kan paylaşımı ancak sonra geliyor. 2019’da yayımlanan bir araştırmada, laboratuvarda bir arada tutulurken bağ kuran yarasalar doğaya bırakıldıktan sonra bu bağların çoğunu sürdürdü; hayvanlar minik yakınlık sensörleriyle izlendi.

MerakBiyoloji

Bazı planarya (yassı solucan) türleri parçalara ayrıldığında, her küçük parça günler ya da haftalar içinde yeniden bütün bir solucana dönüşebilir. Baş ve kuyruk her seferinde doğru uçta çıkar.

Laboratuvarlarda en çok Schmidtea mediterranea ile Dugesia cinsinden türler incelenir. Biyolog Thomas Hunt Morgan daha 1898’de, solucanın 279’da biri kadar küçük bir parçasının bile bütün bir hayvana dönüşebildiğini buldu; sonraki tahminlere göre işe yarayan en küçük parça yaklaşık 10.000 hücreden oluşuyor. Yeni dokuyu, vücudun her yerine dağılmış erişkin kök hücreler olan neoblastlar üretir. 2011’de Peter Reddien’in laboratuvarı, kendi kök hücreleri ışınlamayla yok edilmiş bir solucana nakledilen tek bir neoblastın dokuları yeniden kurabildiğini gösterdi. İnsanda da bulunan Wnt adlı sinyal yolu gibi hücreler arası kimyasal sinyaller, her yaranın baş mı kuyruk mu üreteceğini belirler. Planaryalar bugün, dokuların kendini nasıl onarabileceğini araştıran çalışmaların başlıca modellerinden biridir.

MerakArkeoloji

Dişlerde biriken sert tabaka, yani diş taşı, DNA’yı, proteinleri, mikropları ve minik yiyecek kalıntılarını binlerce yıl saklayabilir. Arkeologlar böylece eski insanların ne yediğini ve sağlık durumunu öğrenebilir.

Diş plağı, insan hayattayken sertleşip diş taşına dönüşür ve ağızdan geçen her şeyin izlerini içine hapseder; toprakta da yumuşak kalıntıların çoğundan çok daha iyi korunur. 2017’de İspanya’daki El Sidrón Mağarası’nda bulunan Neandertallerin diş taşındaki DNA’yı inceleyen bir ekip, ağrılı bir diş apsesi olan genç bir bireyde kavak izlerine rastladı. Kavak, aspirinin akrabası olan ağrı kesici salisilik asidin doğal bir kaynağıdır; aynı dişlerde Penicillium küfünün izleri de vardı. Araştırmacılar, bu kişinin kendini tedavi etmiş olabileceğini öne sürdü, ama bu bir varsayım olarak kalıyor. 2014’te Christina Warinner’in yönettiği bir ekip ise eski dişlerin diş taşında korunmuş bir süt proteini buldu. Bu, hayvancılık tarih öncesi topluluklara yayılırken kimlerin süt içtiğinin doğrudan kanıtıdır.

AzimSağlık

Hawaii’de çalışan 23 yaşındaki kimyager Alice Ball, 1915’te geleneksel bir ilaç olan chaulmoogra yağını, cüzama (Hansen hastalığı) karşı iğneyle verilebilen bir ilaca dönüştürmenin yolunu buldu. Yöntemi 1940’lara kadar cüzama karşı en etkili tedavi olarak kaldı.

Chaulmoogra ağacının tohumlarından elde edilen yağ, Hindistan’da ve Asya’nın başka yerlerinde uzun zamandır cüzama karşı kullanılıyordu; ama kullanması zordu: içilince bulantı yapıyor, iğneyle verilince deri altında acı veren kabarcıklar oluşturuyordu. Hawaii Koleji’nde yüksek lisans derecesi alan ilk kadın ve ilk Siyah Amerikalı olan Ball, cerrah Harry Hollmann’ın isteği üzerine bu soruna eğildi. Yağdaki yağ asitlerini, iğneyle verilebilen ve vücudun emebildiği etil esterlere dönüştürdü. Aralık 1916’da, 24 yaşında, çalışmasını yayımlayamadan öldü. Kolejin başkanı Arthur Dean çalışmayı onun adını anmadan sürdürdü; Hollmann ise daha sonra yöntemi “Ball yöntemi” diye anarak yayımladı. 1940’larda yerini dapson ve benzeri ilaçlar aldı.

AzimBiyografi

Filipinli çocuk doktoru Fe del Mundo, 1957’de Quezon City’de ülkenin ilk çocuk hastanesini açtı; parasını evini satarak ve büyük bir kredi çekerek buldu. Çocuk sağlığı hizmetini köylere de taşıdı, elektriği olmayan yerler için bambudan bir kuvöz tasarladı.

1911’de Manila’da doğan del Mundo, 1933’te Filipinler Üniversitesi’nden hekim olarak mezun oldu; ardından Harvard Tıp Fakültesi’nde ve Boston Çocuk Hastanesi’nde çocuk hastalıkları üzerine eğitim aldı. 1941’de, Japon işgalinden hemen önce ülkesine döndü ve Santo Tomas sivil esir kampında tutulan çocuklara baktı; bu yüzden “Santo Tomas’ın meleği” diye anıldı. Kurduğu Children’s Medical Center 1957’de açıldı. Kırsal bölgelere emzirmeyi ve çocuk bakımını öğreten ekipler gönderdi, köy ebelerinin sağlık hizmetine katılması için uğraştı. Yazdığı Textbook of Pediatrics uzun yıllar Filipin tıp fakültelerinde okutuldu. 1980’de Filipinler’de Ulusal Bilim İnsanı unvanı verilen ilk kadın oldu. 2011’de 99 yaşında öldü.

AzimBiyografi

Amerikalı kanser hekimi Jane C. Wright, kemoterapi ilaçlarını laboratuvarda üretilen tümör dokusu üzerinde denedi ve sonuçları hastaların tedaviye verdiği yanıtla karşılaştırdı. Bu çalışmalar kemoterapinin deneme yanılmadan kurtulup daha sistemli bir bilime dönüşmesine yardım etti.

1919’da New York’ta doğan Wright, 1949’da cerrah babası Louis T. Wright’ın yanında, Harlem Hastanesi Kanser Araştırma Vakfı’nda çalışmaya başladı. Baba kız, laboratuvar farelerine güvenmek yerine hastaların tümörlerinden alınan örnekleri laboratuvarda üretip aday ilaçlarla denediler, sonra laboratuvar sonuçlarının klinikte olanlarla örtüşüp örtüşmediğine baktılar. Wright 1951’de metotreksat adlı ilacın bazı meme ve deri kanserlerini küçültebildiğini bildirdi; ilaç bugün de yaygın olarak kullanılıyor. Güçlü ilaçları ameliyatsız, kateter denen ince bir tüple karaciğer ve dalak gibi organların derinindeki tümörlere ulaştırmanın yolunu da buldu. 1964’te Amerikan Klinik Onkoloji Derneği’ni (ASCO) kuran yedi hekimin tek kadını oydu; 1967’de New York Medical College’da dekan yardımcısı oldu. 2013’te öldü.

AzimBiyografi

Amerikalı kimyager Percy Julian, 1935’te çalışma arkadaşı Josef Pikl ile birlikte göz tansiyonu ilacı fizostigmini basit kimyasallardan ilk kez üretti. Daha sonra birçok hormonun hammaddesi olan sterolleri soya fasulyesinden fabrika ölçeğinde elde etmenin yolunu buldu; progesteron ve kortizon gibi ilaçlar böylece çok ucuzladı.

Fizostigmin, Batı Afrika’daki Calabar fasulyesinden elde edilen kıt bir maddeydi. Julian’ın Indiana’daki DePauw Üniversitesi’nde yaptığı sentez, ünlü İngiliz kimyager Robert Robinson’ın aynı madde için yayımladığı sentezin hatalı olduğunu da gösterdi. Bu başarıya rağmen DePauw, siyahi olduğu için ona profesörlük vermedi. Julian 1936’da Chicago’daki Glidden boya şirketine araştırma direktörü olarak geçti. Orada bir gün arıtılmış soya yağıyla dolu bir tanka su sızdı ve yağ katı bir kütleye dönüştü. Julian bu kütlenin, insan hormonlarıyla aynı temel yapıyı taşıyan bitkisel bileşikler olan sterollerce zengin olduğunu fark etti ve kazayı bir fabrika yöntemine çevirdi. Böylece progesteron, daha sonra da kortizon çok ucuzladı. 130’dan fazla patent alan Julian, 1973’te ABD Ulusal Bilimler Akademisi’ne seçilen ilk Afrikalı Amerikalı kimyager oldu.

AzimBiyografi

Amerikalı kimyager Gertrude Elion, 1988 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü George Hitchings ve James Black ile paylaştı. Elion ile Hitchings ilaçları deneme yanılmayla aramak yerine, hastalıklı hücrelerin ve mikropların sağlıklı hücrelerden nasıl ayrıldığını inceleyerek tasarladı.

Elion 1944’te, New York eyaletindeki Burroughs Wellcome ilaç şirketinde Hitchings’in asistanı olarak çalışmaya başladı. Ekipleri, DNA’nın doğal yapı taşlarına çok benzeyen moleküller üretti; bu moleküller kanser hücrelerinin, mikropların ya da bağışıklık hücrelerinin işleyişini aksatıyordu. Bu çalışmalardan çocukluk çağı lösemisinde kullanılan 6-merkaptopürin, vücudun nakledilen organı reddetmesini önleyen azatioprin, gut tedavisinde kullanılan allopurinol ve uçuk gibi herpes enfeksiyonlarına karşı asiklovir çıktı. Onun yöntemleriyle yetişen araştırmacılar daha sonra AIDS’e karşı yaygın olarak kullanılan ilk ilaç olan AZT’yi geliştirdi. Elion doktorasını hiç tamamlamadı: Yıllarca akşamları okuduktan sonra, devam etmek için işini bırakıp tam zamanlı öğrenci olması gerektiği söylenince çalışmayı seçti. Harvard başta olmak üzere pek çok üniversite ona sonradan fahri doktora verdi.

MerakBilim

Kütle spektrometrisi, bir örneğin nelerden oluştuğunu moleküllerini tartarak ortaya çıkarır. Molekülleri elektrikle yükler, kütlelerine göre ayırır ve sayar; ortaya çıkan desenden ilaçlar, kirleticiler, izotoplar ve proteinler tanınabilir.

İyon kaynağı atom ya da moleküllere elektrik yükü vererek onları iyona dönüştürür. Analizör bu iyonları kütle/yük oranlarına göre ayırır; örneğin bir mıknatısın onları ne kadar saptırdığına ya da bir tüpte ne kadar sürede yol aldıklarına bakar. Dedektör de ulaşanları sayar. J. J. Thomson 1912–1913’te ilk örneklerden birini kurdu ve neon atomlarının iki farklı kütlede bulunduğunu gördü: Kararlı bir elementte izotopların varlığına dair ilk işaret buydu. Francis Aston aygıtı 1919’da kütle spektrografına dönüştürdü ve 1922 Nobel Kimya Ödülü’nü aldı. 1980’lerde geliştirilen, molekülleri parçalamadan yükleyen yumuşak yöntemler bütün proteinlerin tartılmasını mümkün kıldı; John Fenn ile Koichi Tanaka bu sayede 2002 Nobel Kimya Ödülü’nü paylaştı. Bugün doping testlerinde ve yenidoğan taramalarında kullanılır.

AzimSağlık

Japon kayakçı ve dağcı Yuichiro Miura, 70 yaşından sonra Everest’in zirvesine üç kez çıktı: 2003’te, 2008’de 75 yaşında ve 23 Mayıs 2013’te 80 yıl 223 günlükken. Dört kez kalp ritmi bozukluğu ameliyatı geçirmiş olmasına rağmen yaptığı bu son tırmanışla, zirveye çıkan en yaşlı insan olarak kayıtlara geçti.

Miura’nın adı ilk kez 1970’te duyuldu: Everest’in zirvesinin altındaki yüksek boyun South Col’den paraşütle hızını keserek kayakla yaklaşık 2.000 metre alçaldı. Bir ara düşüp 400 metre kadar kaydı ve derin bir buz yarığının biraz önünde durabildi. Bu inişi anlatan The Man Who Skied Down Everest (Everest’ten Kayakla İnen Adam) En İyi Belgesel Oscar’ını kazandı; bu ödülü alan ilk spor filmiydi. Miura 2008’den sonra kalp ritmi bozukluğu yüzünden dört kez ameliyat oldu. 80 yaşında zirveye çıktıktan sonra inişi yürüyerek tamamlayamadı ve yaklaşık 6.500 metreden helikopterle indirildi; Guinness kuralları zirve rekoru için buna izin veriyor.

AzimSağlık

Fauja Singh koşmaya seksenli yaşlarında, önce eşini, ardından bir oğlunu kaybedince başladı. İlk maratonunu 2000’de Londra’da, 89 yaşında koştu. 16 Ekim 2011’de Toronto Waterfront Maratonu’nu 8 saat 11 dakikada bitirdiğinde, İngiliz pasaportundaki doğum tarihine göre 100 yaşındaydı.

Singh, Hindistan’ın kuzeyindeki Pencap’ta çiftçilik yapmıştı; ailesinin anlattığına göre beş yaşına kadar yürüyememişti. 1990’larda İngiltere’ye göç etti ve Londra’nın doğusundaki Ilford’da oğullarından birinin yanına yerleşti. Guinness Dünya Rekorları Toronto koşusunu hiçbir zaman kayda geçirmedi; Singh’in doğum belgesi yoktu ve yaşını kanıtlamaya pasaport tek başına yetmiyordu. Hayatı boyunca dokuz kadar maraton koştu; son yarışı 2013’te Hong Kong’daki 10 kilometrelik bir koşuydu. Temmuz 2025’te, doğduğu köy Beas Pind’de bir aracın çarpması sonucu hayatını kaybetti; pasaportuna göre 114 yaşındaydı.

AzimTarih

Kathrine Switzer 1967’de Boston Maratonu’nu resmî göğüs numarasıyla koşan ilk kadın oldu; yarışa “K.V. Switzer” adıyla kaydolmuştu. Birkaç kilometre sonra yarış görevlisi Jock Semple onu yakalayıp 261 numarasını koparmaya çalıştı. Erkek arkadaşı görevliyi itip uzaklaştırdı, Switzer de yarışı bitirdi.

1967’de Boston Maratonu kadınları yarışa kabul etmiyordu. Bir yıl önce Bobbi Gibb, başlangıç noktasının yakınındaki çalıların arasından çıkıp numarasız koşmuştu. Semple’ın Switzer’a saldırdığı anın fotoğrafları dünyayı dolaştı. Görevliyi iten erkek arkadaşı Tom Miller bir çekiç atıcısıydı. Olayın ardından Amerikan Amatör Atletizm Birliği kadınların erkeklerle aynı yarışlara katılmasını yasakladı; yasak, Boston’un kadınları resmen kabul ettiği 1972’ye kadar sürdü. Switzer o yıl üçüncü oldu ve kupasını Semple verdi; ikisi sonradan dost oldu. İlk koşusundan elli yıl sonra, 2017’de, 70 yaşındaki Switzer Boston’u yine 261 numarayla koştu ve organizatörler bu numarayı onun onuruna bir daha kimseye vermeme kararı aldı.

AzimTarih

New Yorklu emekli hemşire Barbara Hillary iki kez kanseri yenmişti. 2007’de, 75 yaşında Kuzey Kutbu’na giden son yolu kayakla geçti; 2011’de, 79 yaşında Güney Kutbu’na da ulaştı. Kayıtlara göre iki kutba da ayak basan ilk Afro-Amerikan kadın oldu.

Hillary kutup yolculuklarından önce 55 yıl hemşirelik yaptı. Yirmili yaşlarında meme kanserini atlattı; 1998 dolaylarında akciğer kanseri yüzünden ameliyat oldu ve nefes kapasitesinin dörtte birini kaybetti. Kuzey Kutbu yolculuğu için özel olarak kros kayağı öğrendi ve masrafları karşılamak için 25.000 dolardan fazla bağış topladı. İki kutba da ulaştıktan sonra iklim değişikliği ve yaşlanma üzerine konuşmalar yaptı. 2019’da öldü; bir yıl sonra ABD Ulusal Kadınlar Onur Listesi’ne (National Women’s Hall of Fame) alındı.

AzimSağlık

Amerikalı anestezi uzmanı Virginia Apgar, 1952’de yenidoğanın durumunu doğumdan hemen sonra ölçen Apgar skorunu geliştirdi. Bebeğin rengine, kalp atışına, reflekslerine, kas tonusuna ve solunumuna bakılarak doğumdan bir ve beş dakika sonra verilen bu puan, dünyanın her yerinde doğumhanelerde standart hâline geldi.

Apgar 1930’larda Columbia Üniversitesi’nde cerrahi eğitimi almıştı; bunu yapabilen çok az kadından biriydi. Ancak cerrahi bölüm başkanı Allen Whipple onu, o yıllarda yeni gelişen anestezi alanına yönlendirdi. Doğumlarda çalışırken yeni doğan bebeğin durumunu düzenli olarak değerlendiren kimse olmadığını gördü. Geliştirdiği puanlamada beş bulgunun her birine 0, 1 ya da 2 puan verilir ve toplam 0 ile 10 arasındadır. Sağlıklı bebeklerin çoğu 7 ve üzeri alır; düşük puan, bebeğin hemen yardıma ihtiyacı olduğunu gösterir. 1962’de meslektaşları onun adını akılda kalıcı bir kısaltmaya dönüştürdü: Appearance (görünüm), Pulse (nabız), Grimace (yüz buruşturma, yani refleks), Activity (hareket, yani kas tonusu), Respiration (solunum).

AzimSağlık

Frances Oldham Kelsey’den, ABD Gıda ve İlaç Dairesi’ndeki (FDA) ilk ayında, 1960’ta, talidomid adlı sakinleştiriciyi onaylaması istendi. Güvenlik verilerini yetersiz buldu ve şirket baskısına rağmen bir yılı aşkın süre direndi. Kısa süre sonra ağır doğum kusurlarına yol açtığı anlaşılan ilaç, ABD’de sakinleştirici olarak hiç satılmadı.

Kanada doğumlu Kelsey hem farmakolog hem hekimdi; 1938’de Chicago Üniversitesi’nin farmakoloji alanında verdiği ilk doktora unvanını almıştı. FDA’da yeni ilaç başvurularını inceleyen yalnızca yedi tam zamanlı hekimden biriydi. Üretici firma Richardson-Merrell onu defalarca sıkıştırdı, ama Kelsey her seferinde yeni kanıt istedi. 1961’in sonunda Almanya ve Avustralya’daki hekimler talidomidi ağır doğum kusurlarıyla ilişkilendirdi; firma da Mart 1962’de başvurusunu geri çekti. Buna rağmen deneme amaçlı tabletler binlerce Amerikalı hastaya çoktan verilmişti. Başkan Kennedy Ağustos 1962’de Kelsey’ye Seçkin Federal Sivil Hizmet Başkanlık Ödülü’nü verdi; bu ödülü alan ikinci kadındı. Aynı yılın ekim ayında Kongre, ilaç denetimini sıkılaştıran Kefauver-Harris Yasası’nı kabul etti. FDA talidomidi ancak onlarca yıl sonra, 1998’de, cüzzamın ağrılı bir komplikasyonunu tedavi etmek için sıkı denetim şartıyla onayladı.

AzimZihin

Brezilyalı psikiyatr Nise da Silveira, Rio de Janeiro’daki hastalarına lobotomi ve elektroşok uygulamayı reddetti. 1946’dan itibaren onlara resim ve kil atölyeleri açtı; hastaların burada yaptığı işler, 1952’de kurulan Bilinçdışı İmgeleri Müzesi’nin temelini oluşturdu.

Da Silveira 1926’da Bahia’da tıp fakültesini bitirdi; 157 mezunun arasındaki tek kadındı. Rio’daki bir devlet psikiyatri hastanesinde ergoterapi, yani uğraşı terapisi bölümünü yönetti; burada hastalar el işi ve sanat gibi etkinliklerle tedavi ediliyordu. Resmi bir oyalanma değil, yaşadıklarını sözle anlatmakta zorlanan hastaları anlamanın bir yolu olarak görüyordu. 1956’da taburcu olan hastaların hastane dışındaki hayata alışırken sanat üretmeyi sürdürebilecekleri Casa das Palmeiras adlı bir ayakta tedavi merkezi açtı. Carl Jung’la mektuplaştı ve 1968’e kadar Rio’daki C. G. Jung Çalışma Grubu’na başkanlık etti. Brezilya 2022’de adını ülkenin resmî Ulusal Kahramanlar Kitabı’na yazdı.

AzimTarih

Alice Coachman ırk ayrımının sürdüğü Georgia’da, beyazlara ayrılmış spor alanlarına giremeden büyüdü; toprak yollarda çıplak ayakla koşuyor, iplerle sopalardan yaptığı çıtaların üzerinden atlıyordu. 1948 Londra Olimpiyatları’nda yüksek atlamada altın madalya aldı; olimpiyat şampiyonu olan ilk siyahi kadındı.

1,68 metrelik şampiyonluk atlayışını ilk denemesinde yaptı ve olimpiyat rekoru kırdı. İngiliz Dorothy Tyler da aynı yüksekliği geçti ama ancak ikinci denemesinde; bu yüzden altın Coachman’ın oldu. Madalyasını Kral VI. George verdi. O oyunlarda atletizmde altın kazanan tek Amerikalı kadındı. En güçlü yılları savaşa denk gelmişti; 1940 ve 1944 olimpiyatları iptal edilmişti. Yine de 1939’dan 1948’e kadar on yıl üst üste Amerikan Amatör Atletizm Birliği’nin yüksek atlama şampiyonluğunu kazandı. 1952’de Coca-Cola onu reklam yüzü yaptı; böylece uluslararası bir markanın reklamını yapan ilk Afro-Amerikan kadın oldu.

DinginlikTarih

Sanayi öncesi Avrupa’da pek çok insan geceyi iki parça hâlinde uyurdu: “ilk uyku” ile “ikinci uyku” arasında bir saat, bazen daha uzun süre uyanık kalırdı. Tarihçi A. Roger Ekirch bu düzene dair 500’den fazla kayıt buldu; ne kadar yaygın olduğu ise hâlâ tartışılıyor.

Ekirch bu kayıtları günlüklerde, mahkeme tutanaklarında, tıp kitaplarında ve edebiyatta buldu: insanlar ilk uykudan sonra kalkıp dua ediyor, sohbet ediyor, iş görüyor ya da sadece dinleniyor, sonra yeniden yatıyordu. Ekirch’e göre bu düzeni yapay aydınlatma ve değişen gündelik alışkanlıklar ortadan kaldırdı. 1992’de psikiyatr Thomas Wehr gönüllüleri bir ay boyunca her gece 14 saat karanlıkta tuttu; katılımcıların uykusu kısa sürede dörder saatlik iki parçaya bölündü, arada uyanık kaldıkları bir süre oluştu. Öte yandan elektriğin olmadığı üç toplumu, Tanzanya, Namibya ve Bolivya’daki toplulukları inceleyen 2015 tarihli bir araştırma, buradaki insanların geceyi tek parça uyuduğunu buldu. Ekirch bu sonuca itiraz ediyor.