Bedenimizi tanımak

Sağlık

Uyku, hareket ve tıp tarihinden bilgiler. Bedenimizin işleyişini anlamaya yardımcı olan kartlar.

Bu konudaki kartlarSayfa 6Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimSanat

Katarakt, yetmişli yaşlarındaki Claude Monet’nin görüşünü bulandırdı ve renkleri görme biçimini değiştirdi. Monet nilüferleri üzerinde çalışmayı sürdürdü, 1923’te ameliyat oldu ve birkaç ay sonra yeniden resim yapmaya başladı.

Katarakt, göz merceğinin bulanıklaşmasıdır. Monet’de ilk belirtiler 1912 dolaylarında görüldü; mercekleri sarardıkça tuvallerinde kırmızılar ve kahverengiler ağır bastı, maviler soldu. 1922’ye gelindiğinde neredeyse göremiyor, resmi bırakmaktan söz ediyordu. Eski Fransa başbakanı olan dostu Georges Clemenceau onu ameliyat olmaya yüreklendirdi ve 1923’te sağ gözünün merceği alındı. Ameliyattan sonra bir süre her şeyi belirgin bir mavi tonla gördü, özel renkli gözlükler kullanmak zorunda kaldı. Ardından büyük Nilüferler panolarına döndü; Aralık 1926’da öldüğünde panolar hâlâ atölyesindeydi. Mayıs 1927’de Paris’teki Orangerie Müzesi’ne yerleştirildiler.

AzimEdebiyat

John Milton’ın gözleri 1652’de artık hiç görmüyordu; Kayıp Cennet’i kafasında kurdu ve kim yazmaya hazırsa ona söyleyerek yazdırdı. İngiliz cumhuriyetinin hizmetinde çalışmıştı; 1660’ta krallık geri gelince kısa bir süre hapse girdi, daha kötüsünden güçlükle kurtuldu.

Milton, cumhuriyet yönetiminde yabancı dil yazışmalarından sorumlu sekreter olarak devletin resmî mektuplarını Latince kaleme almış, Kral I. Charles’ın idamını da açıkça savunmuştu. 1660’ta monarşi geri gelince saklandı, iki kitabı herkesin önünde yakıldı ve dostları onu kurtarana kadar birkaç hafta hapiste kaldı. Destanı sonraki yıllarda yazdı: Uzun bölümleri gece boyunca aklında tutuyor, erken dönemden kalma bir anlatıya göre sabahları, yazmaya gelen kim olursa “sağılmayı” beklediğini söyleyip sabırsızlanıyordu. On binden fazla dizeden oluşan şiir uyaksız ama ölçülü dizelerle yazılmıştır ve 1667’de yayımlandı. Milton eseri 5 sterline sattı; ilk 1.300 nüsha satılınca 5 sterlin daha alacaktı. Şiirin, zihnin cehennemi cennete çevirebileceğini söyleyen ünlü dizesi ise Şeytan’ın ağzından çıkar.

MerakZihin

Plasebo haplar, hasta bunun ilaç olmadığını bilse bile şikâyetleri hafifletebilir. İrritabl bağırsak sendromu ve kronik bel ağrısı üzerine yapılan deneylerde, içinde etken madde olmadığını bilerek hap alan hastalar kendini daha iyi hissettiğini söyledi. Buna açık etiketli plasebo denir.

Plasebo etkisinin uzun süre aldatmaya dayandığı düşünüldü: Hastanın, hapın gerçek bir ilaç olduğuna inanması gerekiyordu. Harvard Tıp Fakültesi’nde plasebo araştırmaları programını yöneten Ted Kaptchuk, 2010’da bunu irritabl bağırsak sendromlu 80 hastayla sınadı. Bir gruba haplarda hiçbir ilaç olmadığı açıkça söylendi; yine de bu hastalar, hiç hap almayan gruba göre daha çok rahatladıklarını bildirdi. Kaptchuk’un da yer aldığı 2016 tarihli bir Portekiz çalışması, kronik bel ağrısında benzer sonuçlar buldu. Bunun nasıl işlediği tam bilinmiyor: Hap içme ritüeli, sağlık çalışanlarının gösterdiği ilgi ve ömür boyu öğrenilmiş beklentiler rol oynuyor olabilir. Etki, belirtilerin nasıl hissedildiğiyle sınırlıdır; etkisiz hapların enfeksiyonu, tümörü ya da başka bir hastalığı iyileştirdiğine dair hiçbir kanıt yoktur.

DinginlikZihin

Doğada vakit geçirmek, yorulan dikkatin toparlanmasına yardım edebilir. “Dikkatin yenilenmesi kuramı”na göre saatlerce bir şeye odaklanmak dikkati yıpratır; bulutlar, yapraklar ya da akan su ise dikkati zorlamadan meşgul eder ve ona dinlenme fırsatı verir.

Psikologlar Rachel ve Stephen Kaplan bu kuramı 1989’da yayımladıkları The Experience of Nature (Doğa Deneyimi) adlı kitapta ortaya koydu. İki tür dikkati birbirinden ayırdılar: Bir işe odaklanıp çevredeki dikkat dağıtıcıları bastırmak için harcanan, çaba isteyen “yönlendirilmiş dikkat” ve bulutların, yaprakların ya da akan suyun insanı hiç zorlamadan çektiği “yumuşak büyülenme”. Onlara göre yönlendirilmiş dikkat gün içinde tükenen sınırlı bir kaynaktır; insanı yumuşakça büyüleyen bir ortamda geçen zaman bu kaynağın yenilenmesini sağlar. 2008’de Michigan Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada katılımcılar, şehir sokaklarında yürüdükten sonrasına kıyasla bir ağaç parkında yürüdükten sonra bir bellek testinde daha başarılı oldu. Başka çalışmalar da benzer sonuçlar buldu; ancak etkinin büyüklüğü ve yöntemler çalışmadan çalışmaya değişiyor ve her bulgu tekrarlanamadı.

AzimSağlık

Kaslar yalnızca hareket etmemizi sağlamaz: Kasıldıklarında miyokin adı verilen kimyasal haberciler salgılar, bunlar da kanla taşınıp başka organları etkiler. Bu açıdan kas, hormon salgılayan bir organ gibi de çalışır.

Danimarkalı fizyolog Bente Klarlund Pedersen ve ekibi, 2003’te kasın salgıladığı sinyal molekülleri için “miyokin” adını önerdi. İlk tanımlananlardan biri interlökin-6’ydı: Uzun süren egzersiz sırasında kandaki düzeyi yüz katına kadar çıkabilir. Başka durumlarda iltihapla ilişkilendirilen bu molekül, çalışan kastan salgılandığında daha çok iltihabı yatıştırıcı bir etki gösteriyor. Miyokinler, fiziksel etkinliğin metabolizmayı, iltihabı, yağ dokusunu, kemiği ve beyni etkilediği yollardan biridir; egzersizin bu kadar geniş sağlık yararlarının bir kısmını da açıklar. Hangi moleküllerin salgılandığı ve ne işe yaradığı egzersizin türüne ve şiddetine göre değişir; yani konu tek bir “egzersiz hormonu”ndan çok daha geniştir.

DinginlikSağlık

Kafein uyku sinyalini ortadan kaldırmaz, yalnızca önünü keser. Uyanık kaldıkça beyinde adenozin adlı bir madde birikir ve uyku getirir; kafein birkaç saatliğine onun bağlandığı yerleri tutar, ama adenozin orada olmaya devam eder.

Adenozin, hücrelerin enerji kullanırken ortaya çıkardığı bir yan üründür. Uyanık geçen saatler boyunca beyinde yavaş yavaş birikir ve uyanıklığı sağlayan sinir hücrelerinin etkinliğini azaltır. Alexander Borbély’nin 1982’de önerdiği iki süreçli uyku modelinde, giderek artan bu uyku baskısına “S süreci” denir; bu süreç, bedenin aşağı yukarı 24 saatlik iç ritmi olan sirkadiyen saatle birlikte işler. Kafein molekülü adenozine o kadar benzer ki aynı reseptörlere yerleşebilir ama onları çalıştırmaz; bu yüzden uykululuğu bastırır, uyku ihtiyacını azaltmaz. Yetişkinlerde kafeinin yarı ömrü, yani vücudun yarısını temizlemesi için geçen süre, genellikle beş saat civarındadır ama kişiden kişiye çok değişir. Etkisi geçince bu arada birikmeye devam eden adenozin yeniden iş başına geçer; bazı insanların “kafein çöküşü” dediği ani düşüşün bir nedeni budur.

DinginlikSağlık

Shinrin-yoku, yani “orman banyosu”, ağaçların arasında acele etmeden, yavaşça vakit geçirmeyi anlatan bir Japon uygulamasıdır. Terimi 1982’de Japonya Ormancılık Kurumu, insanları sağlıkları için ormana gitmeye özendirmek amacıyla ortaya attı.

Terimi, dönemin Japonya Ormancılık Kurumu başkanı Tomohide Akiyama ortaya attı; ülke o yıllarda hızla kentleşiyordu. Kurum aynı yıl Nagano ilinde bir orman gezisi etkinliği düzenledi. Başta bilimsel bir iddiadan çok bir halk kampanyasıydı, ama araştırmacıların ilgisini çekti. Tokyo’daki Nippon Tıp Okulu’ndan Qing Li gibi bilim insanları, orman ziyaretlerinden sonra ruh hâlinde, tansiyonda ve bağışıklık göstergelerinde kısa süreli değişimler bildirdi; bunlardan biri, enfekte hücrelere saldıran doğal öldürücü (NK) hücrelerin etkinliğiydi. Li bu etkileri temkinli bir dille, ağaçların havaya saldığı fitonsit adlı kokulu bileşiklere bağladı. Ancak bu çalışmaların çoğu küçük ölçekli ve ağaçların etkisini yürüyüşten, temiz havadan, sessizlikten ya da beklentiden ayırmakta zorlanıyor.

DinginlikSağlık

Sosyal bağları zayıf olan insanlar ortalamada daha erken ölüyor. 148 araştırmayı bir araya getiren 2010 tarihli bir analize göre güçlü ilişkileri olanların, araştırmaların sonunda hayatta olma olasılığı zayıf olanlara göre yaklaşık %50 daha yüksekti.

Psikolog Julianne Holt-Lunstad’ın yürüttüğü 2010 tarihli meta-analiz, ortalama yedi buçuk yıl boyunca izlenen 300 binden fazla kişinin verilerini birleştirdi; meta-analiz, daha güvenilir bir sonuca varmak için birçok araştırmayı bir arada değerlendirmektir. 2023’te ABD’de halk sağlığından sorumlu en üst yetkili olan Genel Cerrah (Surgeon General), yalnızlık üzerine bu ve sonraki araştırmaları gözden geçiren bir uyarı raporu yayımladı. Rapora göre toplumdan kopukluğun ölüm riskine etkisi, günde 15 sigaraya kadar içmeninkiyle kıyaslanabilir. Bunlar geniş nüfuslarda görülen eğilimlerdir; tek bir kişinin geleceği hakkında kesin bir şey söylemez. Rapor olası yolları da sıralıyor: uzun süreli stres hormonları, iltihap, kötü uyku ve egzersiz yapmak ya da doktora gitmek gibi sağlıklı alışkanlıkların azalması.

AzimSağlık

Kas kütlesi ve kas gücü yaş ilerledikçe yavaş yavaş azalır; hekimler buna sarkopeni der. Kuvvet antrenmanı ve yeterli protein içeren beslenme bu kaybı belirgin biçimde yavaşlatabilir; doksanlı yaşlardaki insanlar bile güçlenebilir.

Sözcük Yunanca sarx (et) ve penia (yoksunluk, kayıp) sözcüklerinden gelir. Beslenme araştırmacısı Irwin Rosenberg 1989’da bu adı önerdi; ona göre yaşlanmayla gelen hiçbir değişiklik, yağsız vücut kütlesindeki kayıp kadar çarpıcı değildi ve insanın kendi başına yaşayabilmesini bu kadar etkilemiyordu. Bir derlemeye göre kas kütlesi 30 yaşından sonra her on yılda yaklaşık %3 ile %8 arasında azalıyor, 60’tan sonra bu hız artıyor; ama oran kişiden kişiye ve ölçüm yöntemine göre çok değişiyor. Bu kayıp kader değil: 1990’da Boston’daki bir huzurevinde yapılan bir çalışmada, 90 yaş civarında ve bakıma muhtaç dokuz kişi, sekiz haftalık ağırlık çalışmasının ardından bacak güçlerini ortalama %174 artırdı ve daha hızlı yürümeye başladı.

AzimSağlık

Tempolu yürüyüş, koşu ya da bisiklet gibi aerobik egzersizler BDNF adlı proteinin düzeyini artırabilir. Bu protein, beyin hücrelerinin hayatta kalmasına ve birbirleriyle bağlantı kurup bu bağlantıları güçlendirmesine yardım eder.

BDNF, İngilizcede “beyinden türeyen nörotrofik faktör” anlamına gelen adın kısaltmasıdır. Beyinde ve vücudun başka yerlerinde üretilir; sinir hücrelerinin hayatta kalmasını, aralarındaki bağlantıların oluşmasını ve güçlenmesini, yani bilim insanlarının plastisite dediği, beynin değişebilme yeteneğini destekler. Kristen Szuhany ve ekibinin 2015’te yayımladığı ve yaklaşık 1.100 katılımcılı 29 araştırmayı bir araya getiren meta-analiz, tek bir egzersiz seansının kandaki BDNF düzeyini orta derecede yükselttiğini, düzenli egzersizin de bu yükselişi büyüttüğünü buldu. Düzenli hareket, bazı bellek ve planlama testlerindeki küçük iyileşmelerle de ilişkili; ama bu iyileşmelerin büyüklüğü ve BDNF’nin bunda ne kadar payı olduğu çalışmadan çalışmaya değişiyor. BDNF, egzersizle daha sağlıklı bir beyin arasındaki olası bağlardan biridir, tek açıklama değildir.

MerakSağlık

Kemik, ömür boyu yenilenen canlı bir dokudur. Osteoklast denen hücreler eski kemikten küçük parçaları eritir, osteoblast denen hücreler de boşluğu yeni kemikle doldurur; böylece yetişkin bir iskeletin yaklaşık onda biri her yıl yenilenir.

Yaşamın ilk yılında iskeletin neredeyse tamamı yenilenir; yetişkinlikte bu hız yılda yaklaşık %10’a düşer. Bu sürekli yenilenme, gündelik yüklerin açtığı küçük çatlakları onarır, vücut ihtiyaç duydukça kalsiyum ve fosforu depolar ya da serbest bırakır ve kemiğe binen yüke göre ayarlanır; daha çok ağırlık taşıyan kemiklerin daha yoğun kalmasının nedeni budur. Denge önemlidir: Yıkım yapımı geçtiğinde, örneğin menopozdan sonra sık görüldüğü gibi, kemikler incelir ve kemik erimesi (osteoporoz) başlayabilir. Ağırlıksız ortamda kalan astronotlar da iskeletleri yük taşımadığı için hızla kemik kaybeder. Kemikler ve bölgeler farklı hızlarda yenilendiği için “iskelet her on yılda baştan yenilenir” sözü fazla düzgün bir basitleştirmedir: Bazı kısımlar hızla yenilenirken bazıları on yıllarca yerinde kalır.

MerakSağlık

Ergenlerin biyolojik saati gerçekten daha geç işler. Ergenlikte insanın kendiliğinden uykuya daldığı ve uyandığı saatler ileri kayar, 20 yaş civarında en geç noktaya ulaşır, yetişkinlikte yeniden erkene çekilir. Kişiye özgü bu zamanlamaya kronotip denir; hem genlerden hem yaştan etkilenir.

Yaşla ilgili bu örüntü, kronobiyolog Till Roenneberg’in 2004’te Orta Avrupa’da yaklaşık 25 bin kişiyle yaptığı ankete dayanır. Buna göre uyku saatleri 20 yaş civarında en geç noktasına ulaşıyor; araştırmacılar bu dönüm noktasının ergenliğin biyolojik olarak bittiğini gösterebileceğini öne sürdü. Kronotip çoğu zaman, James Horne ve Olov Östberg’in 1976’da geliştirdiği Sabahçıl-Akşamcıl Anketi ile ölçülür. Genlerin de payı var: Samuel Jones önderliğinde 128.266 kişiyle yapılan 2016 tarihli araştırma, sabahçıl olmakla bağlantılı 16 gen bölgesi buldu; bunların bazıları bilinen iç saat genlerinin yakınındaydı. Yaklaşık 700 bin kişiyle yapılan 2019 tarihli bir çalışma bu sayıyı 351’e çıkardı. Işık, okul ve iş saatleri de uykuyu etkiler; okul başlama saatlerini inceleyen araştırmaların erken ders saatlerini yalnızca toplumsal değil, biyolojik bir sorun olarak da ele almasının nedeni budur.

AzimBilim

Katalin Karikó, hücreye hangi proteini yapacağını bildiren molekül olan mRNA üzerinde onlarca yıl çalıştı; fon başvuruları defalarca reddedildi, görevinden de indirildi. Drew Weissman’la birlikte değiştirilmiş mRNA üzerine yaptığı çalışmalar, COVID-19 salgınıyla mücadelede kilit rol oynayan mRNA aşılarının yolunu açtı.

Karikó 1985’te Macaristan’dan ABD’ye göç etti ve Pennsylvania Üniversitesi’nde, pek az meslektaşının inandığı mRNA çalışmalarına yıllarca fon bulmaya çalıştı. 1995’te görevinden indirildi; sonradan birkaç kez işinden uzaklaştırıldığını anlattı. Asıl sorun, laboratuvarda üretilen mRNA’nın bağışıklık sisteminde güçlü bir iltihap tepkisi uyandırmasıydı. Karikó ve Drew Weissman 2005’te, RNA’nın yapı taşlarından üridin yerine psödoüridin gibi biraz değiştirilmiş bir biçim kullanılınca bu tepkinin büyük ölçüde önlendiğini gösterdi. mRNA aşıları aynı ilkeye dayanır; ikili 2023 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü paylaştı.

AzimSağlık

Avustralyalı hekim Barry Marshall 1984’te Helicobacter pylori bakterisi dolu bir kültürü içti ve birkaç gün içinde gastrite, yani mide zarının iltihaplanmasına yakalandı. Marshall ile patolog Robin Warren, mide ülserlerinin çoğunun ardında stresin değil bu bakterinin olduğunu savunuyordu.

O yıllarda hekimlerin çoğu ülserin stresten, baharatlı yemeklerden ve fazla mide asidinden kaynaklandığına, asitli midede hiçbir bakterinin yaşayamayacağına inanıyordu. Perth’te çalışan Warren, 1979’dan beri iltihaplı mide dokusunda sarmal biçimli bakteriler görüyordu; Marshall ona katıldı ve bu bakterileri laboratuvarda üretmeyi başardı. Hayvanlarda hastalık oluşturamayınca Marshall bakteriyi kendisi içti; alınan doku örneği bakterinin mideye yerleştiğini doğruladı. Sonraki klinik araştırmalar, mide ya da onikiparmak bağırsağında açılan yaralar olan peptik ülserlerin çoğunun ardında H. pylori bulunduğunu ve antibiyotiklerin ülseri kalıcı olarak iyileştirdiğini, asit azaltan ilaçların ise yalnızca geçici bir iyileşme sağladığını gösterdi. Marshall ve Warren 2005 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü paylaştı.

AzimSağlık

Çinli bilim insanı Tu Youyou, bugün en etkili sıtma ilaçlarından biri olan artemisinini buldu. Ekibi yüzlerce geleneksel ilacı denemişti; 4. yüzyıldan kalma bir tıp kitabı Tu’yu tatlı pelini yüksek ısıya maruz bırakmadan özütlemeye yöneltti ve etken madde bu sayede bozulmadan kaldı.

Tu, 1967’de yeni sıtma ilaçları bulmak için başlatılan gizli bir askerî program olan Proje 523’te çalışıyordu. Programın bir amacı, ilaçlara dirençli sıtmayla boğuşan Kuzey Vietnam askerlerine yardım etmekti. Ekibi 2.000 kadar geleneksel reçete topladı ve yüzlerce bitki özütünü denedi. Tatlı pelin (Artemisia annua) umut veriyordu ama sonuçları tutarsızdı. Tu, 4. yüzyılda yaşamış Ge Hong’un acil durumlar için yazdığı ilaç el kitabında, bitkinin suda bekletilip suyunun içilmesini öğütleyen ve kaynatmaktan hiç söz etmeyen bir tarif buldu; etken maddeyi ısının bozduğundan şüphelendi. 1971’de eterle düşük sıcaklıkta yapılan özütleme işe yaradı. Tu bu buluşla 2015 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü paylaştı.

AzimSağlık

Frederick Banting, Charles Best ve James Collip, Ocak 1923’te verilen ABD insülin patentinde adı geçen üç kişiydi; haklarını kişi başı bir dolara Toronto Üniversitesi’ne devrettiler. Üniversite de insülin üretimi için ilaç şirketlerine lisans verdi ve ilacın kalitesini denetimi altında tuttu.

İnsülinden önce, pankreasın kan şekerini düzenleyen hormonu üretemez hâle geldiği tip 1 diyabet, çocukları çoğunlukla tanıdan sonraki bir iki yıl içinde öldürüyordu. İlk fikir 1920’de cerrah Banting’den çıktı; öğrenci Best, J. J. R. Macleod’un Toronto’daki laboratuvarında deneyleri onunla birlikte yürüttü; biyokimyacı Collip ise özütü hastalarda güvenle kullanılabilecek kadar arıtmanın yolunu buldu. İlk başarılı tedavi Ocak 1922’de yapıldı. 1923 Nobel Ödülü Banting ile Macleod’a verildi; ikisi de ödül parasını Best ve Collip’le paylaştı. Banting’in insülin için “dünyaya aittir” dediği sık sık anlatılır, ama bu sözün güvenilir bir kaynağı bulunamadı; bir dolarlık devir ise belgelerde kayıtlıdır.

AzimSağlık

Jonas Salk’a televizyonda çocuk felci aşısının patentinin kimde olduğu sorulduğunda, bir patent olmadığını, aşının halka ait olduğunu söyledi ve ekledi: “Güneşin patentini alabilir misiniz?” Çocuk felci her yıl on binlerce çocuğu felç ediyordu.

Bu konuşma 12 Nisan 1955’te, ülke çapındaki bir saha denemesinin sonuçlarının aşının güvenli ve etkili olduğunu gösterdiği gün, gazeteci Edward R. Murrow’la yapıldı. Salk’ın aşısında virüs öldürülerek etkisiz hâle getirilmişti; Albert Sabin’in sonradan geliştirdiği ağızdan alınan aşıda ise canlı ama zayıflatılmış virüs kullanılıyordu. Aşıyı finanse eden ve March of Dimes adıyla tanınan Ulusal Çocuk Felci Vakfı’nın avukatları patent olasılığını önceden incelemiş, aşı başka bilim insanlarının yayımladığı yöntemlere dayandığı için başvurunun büyük olasılıkla reddedileceği sonucuna varmıştı. Çocuk felci vakaları o günden bu yana dünya genelinde yüzde 99’dan fazla azaldı. Salk son yıllarını HIV’e karşı bir aşı geliştirmeye çalışarak geçirdi, ama başarılı olamadı.

AzimSanat

17 Eylül 1925’te bir tramvay, on sekiz yaşındaki Frida Kahlo’nun bulunduğu otobüse çarptı; omurgası, leğen kemiği ve sağ bacağı kırıldı. Tıp okumayı planlıyordu, ama aylarca yatağa bağlı kalınca üstüne asılan bir aynaya bakarak, yatarken kullanılabilen bir şövaleyle resim yapmaya başladı.

Annesi yatağın tepesine bir ayna yerleştirtti ve yatarken kullanabileceği bir şövale yaptırdı; Kahlo’nun orada başladığı otoportreler sanatının merkezine yerleşti. Kendini neden bu kadar sık resmettiğini yalın bir cümleyle açıkladı: çoğu zaman yalnızdı ve en iyi tanıdığı konu kendisiydi. Yaraları hiçbir zaman tam iyileşmedi; hayatı boyunca otuz kadar ameliyat geçirdi, uzun süreler yatakta kaldı. 1929’da duvar resimleriyle tanınan ressam Diego Rivera’yla evlendi, 1939’da boşandı ve 1940’ta onunla yeniden evlendi. Natürmortları, portreleri ve Meksika’nın siyasetini ve kimliğini işleyen eserlerinin yanında kendi yüzü, 20. yüzyıl sanatının en tanınan yüzlerinden biri oldu.

AzimMüzik

Ludwig van Beethoven, sağırlaşmakta olduğunu anladığı 1802 yılında kardeşlerine özel bir mektup yazdı. Bugün Heiligenstadt Vasiyeti diye bilinen bu mektupta umutsuzluğunu, yalnızlığını ve ölüm düşüncelerini anlattı; kendisini hayatına son vermekten yalnızca sanatının alıkoyduğunu yazdı.

Beethoven bu mektubu Ekim 1802’de, doktorunun işitmesini dinlendirmesi için gönderdiği, o zamanlar Viyana’nın dışında bir köy olan Heiligenstadt’ta yazdı. Kısmen bir vasiyetnameyi andırdığı için vasiyet diye anılır, ama Beethoven onu hiç göndermedi; mektup 1827’deki ölümünden sonra kâğıtları arasında bulundu. Mektupta sağırlığını insanlardan saklamanın utancını ve besteleyecek daha çok müziği olduğu için yaşamaya devam etme kararını anlatır. Beethoven yirmi beş yıl daha yaşadı ve işitmesi giderek kaybolurken Dokuzuncu Senfoni de dâhil en büyük eserlerinin birçoğunu besteledi. Anlatılanlara göre senfoninin 1824’teki ilk seslendirilişinde, duyamadığı alkışları görebilsin diye bir şarkıcı onu seyirciye doğru çevirdi.

AzimZihin

Bir alışkanlığın 21 günde oluştuğu yönündeki yaygın inanışın arkasında bir araştırma yok. Londra’da yapılan bilinen bir çalışmada yeni bir günlük davranışın kendiliğinden yapılır hâle gelmesi ortalama 66 gün sürdü; bu süre kişiye ve alışkanlığa göre 18 ile 254 gün arasında değişti.

21 gün fikri, estetik cerrah Maxwell Maltz’a dayanıyor gibi görünüyor: Maltz 1960’ta yayımlanan Psycho-Cybernetics kitabında, hastalarının yeni yüzlerine alışmasının en az üç hafta kadar sürdüğünü yazmıştı. 2010’da yayımlanan çalışmada University College London’dan Phillippa Lally ve ekibi, 96 gönüllüden öğle yemeğinde bir meyve yemek ya da akşam yemeğinden önce koşmak gibi tek bir günlük alışkanlık seçmesini ve her gün bunun ne kadar kendiliğinden geldiğini puanlamasını istedi. On iki hafta boyunca bu his önce hızla arttı, sonra yatay seyretti; en uzun süreler, çalışmanın bittiği tarihin ötesine yapılan tahminlerdi. Tek bir günü atlamak süreci bozmadı. Çıkarılacak ders yeni bir “66 gün kuralı” değil, sürenin kişiden kişiye çok değiştiğidir.

AzimZihin

Depresyonun etkisi iyi sınanmış tedavilerinden biri davranışsal aktivasyondur. Kişi, keyfinin ya da isteğinin yerine gelmesini beklemeden, ona anlam ya da keyif veren uğraşlarına adım adım geri döner.

Depresyon çoğu zaman bir kısır döngü kurar: Keyifsizlik insanın daha az şey yapmasına yol açar, daha az şey yapmak da onu eskiden keyif veren küçük ödüllerden, psikologların deyişiyle pekiştireçlerden uzaklaştırır. Davranışsal aktivasyon bu döngüyü eylem tarafından kırar. Kişi bir terapistle birlikte bıraktığı uğraşları belirler, küçük ve yapılabilir etkinlikler planlar, sonra gerçekte nasıl hissettiğini not eder. Yöntem Peter Lewinsohn’un 1970’lerdeki çalışmalarından doğdu, 1990’larda Neil Jacobson’ın ekibiyle olgunlaştı. 2016’da yayımlanan büyük bir İngiltere çalışmasında, kıdemsiz ruh sağlığı çalışanlarının uyguladığı davranışsal aktivasyon, deneyimli terapistlerin uyguladığı bilişsel davranışçı terapi kadar etkili oldu ve daha ucuza mal oldu. Bu, “istek her zaman eylemin ardından gelir” diyen genel bir kural değil, yapılandırılmış bir tedavidir.

DinginlikZihin

Öz şefkat, zorlandığınızda ya da hata yaptığınızda kendinizi hor görmeden, ama hatayı ve sorumluluğunuzu da inkâr etmeden kendinize iyi davranmaktır. Araştırmalar onu genel olarak daha iyi bir ruh sağlığıyla, bazı çalışmalarda da başarısızlıktan sonra yeniden denemeye daha istekli olmakla ilişkilendiriyor.

Kavramı 2003’te araştırmaya kazandıran psikolog Kristin Neff, öz şefkati üç parçada anlatır: Kendini sert biçimde yargılamak yerine kendine iyi davranmak; zorlanmanın kişisel bir kusur değil, insan olmanın bir parçası olduğunu hatırlamak; acı veren duyguları ne görmezden gelmek ne de onlara kapılıp gitmek. İyi bir iş çıkardığınızda yükselen özsaygının aksine öz şefkat, başaramadığınızda kendinize nasıl davrandığınızla ilgilidir. Juliana Breines ile Serena Chen’in 2012’deki çalışmasında, zor bir sözcük sınavında başarısız olan öğrencilerden kendilerine şefkatle bakmaya yönlendirilenler, özgüvenleri okşananlardan daha uzun süre ikinci sınava çalıştı. Bu tür bulgular, sorumluluk almak için insanın kendine sert davranması gerektiği fikrini sorguluyor.

DinginlikZihin

En canlı rüyaların görüldüğü REM uykusu, üzücü anıların acısını hafifletiyor olabilir. Önde gelen bir hipoteze göre beyin bu anıları, stres kimyasalı noradrenalinin neredeyse sustuğu bu evrede yeniden işler; böylece anı silinmez ama duygusal yükü hafifler.

Matthew Walker ve Els van der Helm bu fikri 2009’da “unutmak için uyu, hatırlamak için uyu” adıyla ortaya koydu: Uyku, duygusal bir anının içeriğini korurken duygusunu törpüler. REM, İngilizcede “hızlı göz hareketi” anlamına gelen sözün kısaltmasıdır; bu evrede gözler kapalı göz kapaklarının altında hızla oynar. 2011’deki bir deneyde gönüllüler üzücü resimlere on iki saat arayla iki kez baktı. Arada uyuyanlarda, beynin alarm merkezi sayılan amigdala ikinci bakışta uyanık kalanlara göre daha az etkinleşti; bu kişiler resimleri daha az yoğun buldu. Başka çalışmalar ise uykunun duygusal tepkiyi koruyabildiğini gösterdi; yani konu hâlâ tartışmalı, kesinleşmiş bir bilgi değil.

AzimSağlık

Düzenli egzersiz, tempolu yürüyüşten ağırlık çalışmasına kadar, depresyon belirtilerini hafifletebilir; klinik araştırmaları bir araya getiren büyük incelemeler bunu hafif ve orta düzey depresyonda da gösteriyor. Tedavinin yararlı bir parçası olabilir, ama her durumda tıbbi bakımın yerini tutmaz.

Bugüne kadarki en büyük incelemelerden biri 2024’te BMJ’de yayımlandı ve 14.000’den fazla kişinin katıldığı 218 deneyi bir araya getirdi. En çok yarar sağlayanlar yürüyüş ya da koşu, yoga ve ağırlık çalışmasıydı; efor arttıkça yarar da büyüyordu, ama hafif hareket bile işe yarıyordu. Yürüyüş ya da koşunun etkisi orta düzeydeydi, bilişsel davranışçı terapiyle görülen etkiye yakındı. Olası nedenler arasında daha iyi uyku, azalan iltihap ve beyin hücrelerinin yeni bağlantılar kurmasına yardım eden büyüme etkenleri var; bunların yanında gündelik düzen, bir şeyi başarmış olma duygusu, açık havada ve başkalarıyla geçen zaman gibi daha sade nedenler de sayılıyor. Yarar, kilo vermeye bağlı değil. Depresyon yaşayan herkes, kendisine uygun tedavi bileşimini yine de bir hekimle konuşmalı.