Bir tasarımın ardındaki fikir

Tasarım

Günlük eşyalar, ürünler ve tasarımcılar. Kullandığımız nesneler neden böyle görünüyor, neden böyle çalışıyor?

Bu konudaki kartlarSayfa 3Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakTicaret

Çin’in Jiangxi eyaletindeki Jingdezhen, yüzyıllardır dünyanın önde gelen porselen merkezlerinden biridir. Song Yingxing 1637’de yazdığı ansiklopedide, tek bir parçanın bitene kadar “yetmiş iki elden” geçtiğini, bu sayının bile ince işlerin hepsini kapsamadığını söyler.

Porselenin olmazsa olmazı olan beyaz kil kaolin, adını Jingdezhen yakınlarındaki Gaoling köyünden alır; kentin fırınları için kil burada çıkarılırdı. Kent bugünkü adını 1004’te bir Song imparatorunun Jingde dönemi adından aldı; 1369’dan itibaren de Ming sarayı burada imparatorluk fırınları işletti. Song Yingxing’in Tiangong Kaiwu adlı eseri, döneminin tarım ve zanaat yöntemlerini anlatır. Yazarın sözünü ettiği “yetmiş iki el”, işin ne kadar ince bölündüğünü gösterir: kili hazırlayan, biçim veren, desen çizen, sırlayan ve fırınlayan ayrı ayrı ustalardı. Jingdezhen’in mavi-beyaz porseleni Asya’nın dört bir yanına ve Avrupa’ya satıldı; İznik çinilerine ve Delft seramiklerine ilham verdi. İstanbul’daki Topkapı Sarayı, çoğu Jingdezhen yapımı olan on binden fazla Çin porseleni barındırır.

MerakMimarlık

Kervansaraylar, Orta Doğu’dan Anadolu’ya ve Orta Asya’ya uzanan ticaret yolları boyunca yapılmış, sağlam duvarlı hanlardı. Tek ve güçlü bir kapının ardında tüccarları odalar, depolar, ahırlar ve su beklerdi; aralarında yaklaşık bir günlük yol olduğu için kervanlar her konağı önceden hesaplayabilirdi.

Sözcük Farsçadır: kârvân “kervan”, sarây ise “saray, büyük yapı” demektir. Tipik bir kervansaray, çevresi odalarla çevrili bir avludan oluşurdu; hayvanlar ve yükler gece duvarların içinde güvende kalırdı. Hükümdarlar ve varlıklı hayırseverler ticareti canlandırmak için kervansaray yaptırır, pek çoğunun giderleri vakıflarla karşılanırdı. Anadolu’da Selçuklular 13. yüzyılda sık bir han ağı kurdu; Konya–Aksaray yolu üzerinde 1229’da yapılan Sultanhanı, bunların en büyüklerindendir. İran’da Safevî hükümdarı I. Abbas 1600’ler civarında pek çok yenisini ekledi; UNESCO da 2023’te 54 İran kervansarayını Dünya Mirası Listesi’ne aldı. Kervansaraylar yalnızca konaklama yeri değildi; ticaret yapılan, para bozdurulan, başka şehirlerden haber alınan yerlerdi.

DinginlikSanat

Japoncada “halk zanaatı” anlamına gelen mingei sözcüğünü 1925’te düşünür Yanagi Sōetsu ile çömlekçiler Kawai Kanjirō ve Hamada Shōji türetti. Onlara göre adı bilinmeyen zanaatkârların yaptığı sıradan, işe yarar eşyalar da güzel sanat eserleri kadar güzel olabilirdi.

Sözcük, “halk” anlamına gelen minshū ile “zanaat” anlamına gelen kōgei’nin birleşimidir. Yanagi’nin ilgisi Kore seramiğiyle başladı: 1916’daki Kore gezisinde adı bilinmeyen çömlekçilerin yaptığı kaplara hayran kaldı ve 1924’te Seul’de bir halk sanatı müzesi açtı. Mingei, dikkati imzalı başyapıtlardan tekrar ve gündelik kullanımla biçimlenen çanak çömleğe, sepete, kumaşa, lake işlere ve aletlere çevirdi. Yanagi 1936’da Tokyo’da Japon Halk Zanaatları Müzesi’ni kurdu. Dostu İngiliz çömlekçi Bernard Leach bu fikirleri Batı’da yaydı ve Yanagi’nin yazılarını çevirdi; bu yazılar 1972’de İngilizcede The Unknown Craftsman adıyla yayımlandı. Tarihçiler, koleksiyonların önemli bir kısmının Japon yönetimi altındaki Kore ve Tayvan’da toplandığını, bunun da akımı Japon imparatorluğunun tarihine bağladığını hatırlatır.

MerakTarih

Marshall Adaları’nın denizcileri, okyanus dalgalarının adaların çevresinde nasıl yön değiştirdiğini gösteren çubuk haritalar yaptı. Kıvrık çubuklar dalgaların izlediği yolları, deniz kabukları ya da çubukların kesiştiği noktalar da adaları gösterir.

Haritalar, Hindistan cevizi yapraklarının orta damarlarından yapılır, Hindistan cevizi lifiyle bağlanırdı. Marshalllı denizciler üç temel tür kullanırdı: mattang, dalgaların bir adanın çevresinde nasıl kıvrılıp birbirine karıştığını genel olarak öğretirdi; meddo birkaç gerçek adayı ve çevresindeki dalga düzenini gösterirdi; rebbelib ise bütün bir ada zincirini kapsardı. Bu bilgi sır gibi saklanır, denizci aileleri içinde aktarılırdı. Haritalar denize götürülmez, karada incelenip ezberlenirdi. Açık denizde denizci birbirini kesen dalgaları kanonun hareketinden hisseder, bazen daha iyi sezmek için teknenin dibine uzanırdı; böylece bir ada ufukta görünmeden çok önce yerini kestirebilirdi. Batılı ziyaretçiler bu haritaları ilk kez 19. yüzyılın ikinci yarısında tanımladı.

MerakTarih

Tabula Peutingeriana, neredeyse yedi metre uzunluğunda ama ancak 35 santimetre kadar yüksekliğinde bir parşömen şeride çizilmiş Roma yol haritasıdır. Bu şeride sığmak için imparatorluğun biçimini sıkıştırır; böylece yollar, konak yerleri ve mesafeler kolayca okunur.

Elimizdeki harita, antik bir Roma haritasından 1200 dolaylarında çıkarılmış bir Orta Çağ kopyasıdır. Britanya’dan Hindistan’a yaklaşık 555 kent ile 3.500 başka yer adı gösterir; İspanya’yı ve Britanya’nın büyük bölümünü içeren en batıdaki parça kayıptır. Haritadaki yollar ve duraklar, Roma devletinin resmî ulak ve taşıma örgütü cursus publicus’un ağını yansıtır; bu örgüt memurlar için yolları, hanları ve taze atları hazır tutardı. Bilgin Conrad Celtes haritayı 1494’te buldu ve Augsburglu hümanist Konrad Peutinger’e bıraktı; harita adını ondan alır. 1738’den beri Viyana’daki Avusturya Ulusal Kütüphanesi’nde saklanır, 2007’de de UNESCO’nun Dünya Belleği Listesi’ne alındı.

MerakTasarım

Buckminster Fuller’ın tasarladığı Dymaxion haritası, dünyayı yirmi üçgen yüzlü bir geometrik cismin, yani ikosahedronun yüzlerine aktarır ve bu yüzleri düz bir kâğıda açar. En bilinen düzeninde kıtalar bölünmeden kalır, kesikler okyanuslardan geçer.

Düz bir harita, yuvarlak Dünya’yı mutlaka bir yerinden bozar. Fuller’ın çözümü, küreyi düz yüzlü bir cismin üzerine aktarmak, sonra bu cismi açıp düzleştirmekti; her yüz, üzerindeki şekilleri ancak biraz bozar. Fikri ilk kez 1943’te Life dergisinde, kare ve üçgen yüzleri olan bir küboktahedron kullanarak gösterdi ve 1946’da patentini aldı. 1954’te Shoji Sadao ile birlikte yirmi yüzlü ikosahedrona geçti ve Airocean Dünya Haritası’nı yayımladı. Bu haritada kıtalar neredeyse tek parça bir ada gibi görünür. Üçgenler farklı biçimlerde dizilebildiği için haritanın sabit bir üstü ya da altı yoktur. Fuller’a göre asıl mesele de buydu: kuzeyin yukarıda durması bir doğa yasası değil, bir alışkanlıktır. Ressam Jasper Johns 1967’de bu haritanın büyük bir resmini yaptı.

MerakSanat

Amerikalı ressam Albert Munsell her rengi üç ölçüyle tanımladı: tonu (kırmızı ya da mavi gibi), değeri (ne kadar açık ya da koyu olduğu) ve kroması (ne kadar canlı olduğu). 1905’te yayımladığı bu sistem, renkleri eşleştirmek için bugün de kullanılıyor.

Munsell, Boston’daki Massachusetts Normal Sanat Okulu’nda resim dersi veren bir ressamdı. Gündelik renk adlarını ders anlatmak için fazla belirsiz buluyor, bunların yerine sayılara dayanan, mantıklı bir sistem istiyordu. Çalışmaya 1898’de başladı ve sistemi 1905’te A Color Notation (Renk Gösterimi) adlı kitabında yayımladı. Asıl yeniliği, ölçeklerdeki her adımın göze de eşit bir fark olarak görünmesini sağlamaktı. 1940’larda Amerika Optik Derneği’nin yaptığı ölçümler renk çizelgelerini daha da iyileştirdi. ABD Tarım Bakanlığı 1930’larda sistemi toprak rengini tanımlamak için benimsedi; toprak bilimciler arazide bugün de Munsell çizelgeleriyle çalışıyor. Diş hekimleri dolgu ve protezlerin rengini, bira üreticileri de biranın rengini tutturmak için bu sistemden yararlanıyor.

MerakSanat

İlk yaygın renkli fotoğraf yöntemi olan Autochrome, 1907’de Fransa’da satışa çıktı. Lumière kardeşlerin bulduğu bu yöntemde renk, cam plaka üzerinde mikroskobik patates nişastası tanelerinden oluşan bir mozaikle kaydediliyordu; taneler kırmızı-turuncu, yeşil ve mavi-mora boyanmıştı.

Sinema aygıtlarıyla zaten ünlü olan Auguste ve Louis Lumière kardeşler, yöntemin patentini 1903’te aldı. Her biri üç renkten birine boyanmış milyonlarca nişasta tanesi cam bir plakaya serpiliyor, aradaki boşluklar isle dolduruluyor, bütün katman da ışığa duyarlı bir emülsiyonla kaplanıyordu. Her tane minicik bir renk süzgeci gibi çalışıyordu. Plaka, cam üzerinde doğrudan pozitif bir görüntü verecek biçimde banyo ediliyordu; görüntü ancak arkasından ışık verildiğinde ya da perdeye yansıtıldığında parlıyordu. Poz süreleri siyah-beyaz plakalara göre çok daha uzundu, bu yüzden fotoğrafı çekilenlerin kıpırdamaması gerekiyordu. Düzensiz mozaik de fotoğraflara noktacı resimleri andıran yumuşak, benekli bir görünüm veriyordu. Autochrome, 1930’ların ortasında Kodachrome gibi renkli filmler çıkana kadar başlıca renkli fotoğraf yöntemi olarak kaldı.

MerakBilim

Fotogrametri, gerçek nesneleri fotoğraflardan ölçme yöntemidir. Farklı noktalardan çekilmiş fotoğraflarda aynı noktaları eşleştirerek uzaklıkları, biçimleri ve üç boyutlu konumları hesaplar. Pek çok harita, yapı rölövesi ve üç boyutlu model bu yolla hazırlanır.

Kamera yer değiştirdiğinde yakındaki nesneler, uzaktakilere göre daha çok kayıyormuş gibi görünür. Paralaks denen bu etki, yüze yakın tutulan bir parmağın gözler sırayla kapatıldığında yer değiştiriyormuş gibi görünmesinin de nedenidir. Kameranın konumları biliniyorsa ya da hesaplanabiliyorsa, yazılım aynı noktaları birkaç görüntüde eşleştirir ve her birinin uzaydaki yerini üçgenlemeyle bulur. Fransız subay Aimé Laussedat 1850’lerde fotoğraflardan harita çıkarmaya başladı ve çoğu zaman bu alanın babası sayılır. “Fotogrametri” sözcüğünü ise tarihî yapıları bu yöntemle belgeleyen Alman mimar Albrecht Meydenbauer 1867’de ortaya attı. Daha sonra uçaklardan çekilen fotoğraflar, geniş alanları haritalamanın standart yolu oldu. Bugün bu yöntemle haritalar, yapı rölöveleri ve elle tutulamayacak kadar kırılgan nesnelerin üç boyutlu kayıtları hazırlanıyor; dronlar ve telefon uygulamaları da aynı ilkeyi kullanıyor.