Denizin altında

Okyanus

Deniz canlıları, akıntılar ve okyanusların henüz az bildiğimiz derinlikleri.

Bu konudaki kartlarSayfa 2Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
DinginlikOkyanus

Deniz karı, plankton kalıntıları, mukus, dışkı topakları ve başka organik parçacıklardan oluşur. Bu parçacıklar üst sulardan derin denize durmadan yağar.

Bu parçacıkların çoğu yolda yenir ya da bakteriler onları ayrıştırır; deniz tabanına ancak küçük bir kısmı ulaşır. Yine de güneş ışığının ulaşmadığı, alglerin yetişemediği derinliklerde birçok canlının başlıca besin kaynağı budur. Tanecikler birbirine yapışarak büyür ve günde onlarca, hatta yüzlerce metre batabilir. Adın, 1930’larda Bermuda açıklarında batisferle dalan doğa bilimci William Beebe’ye dayandığı söylenir; Beebe projektörlerinin ışığında süzülen tanecikleri görmüştü. Bilim insanları bu yağışı tortu tuzakları ve su altı kameralarıyla ölçer, çünkü okyanusun biyolojik karbon pompasının önemli bir parçasıdır: yüzeyde planktonun aldığı karbon batar, tabana ulaşan kısmı ise yüzyıllarca, hatta daha uzun süre orada kalabilir.

MerakOkyanus

Fıçı gözlü balık Macropinna microstoma’nın tüp biçimli gözleri, başındaki saydam ve sıvı dolu bir kalkanın altındadır. Balık bu gözleri yukarı bakar konumdan ileri bakar konuma çevirebilir.

Fıçı gözlü balık Kuzey Pasifik’te 600-800 metre derinlikte yaşar ve 15 santimetre kadar büyür. 1939’da tanımlandı, ama onlarca yıl yalnızca ağlarla yukarı çekilen örneklerden tanındı. Ağlar yumuşak kalkanı parçaladığı için gözlerin kıpırdamadan hep yukarı baktığı sanılıyordu. Monterey Körfezi Akvaryumu Araştırma Enstitüsü’nden Bruce Robison ile Kim Reisenbichler, Kaliforniya açıklarında uzaktan kumandalı bir denizaltıyla canlı fıçı gözlü balıkları görüntüledi ve 2008’de yayımladıkları makalede yeşil gözlerin sağlam kubbenin içinde döndüğünü gösterdi. Ağzın üstünde göz gibi duran iki koyu nokta aslında koku organlarıdır. Robison, balığın denizanalarının sokan akrabaları olan sifonoforların yiyeceğini çalıyor olabileceğini, kalkanın da gözlerini onların dokunaçlarından koruduğunu düşünüyor.

MerakOkyanus

Denizanalarının akrabası olan sifonofor, tek bir döllenmiş yumurtadan birbirine bağlı parçalardan oluşan bir koloniye dönüşür. Zooit denen bu parçaların her biri tek bir işi üstlenir: yüzme, beslenme, savunma ya da üreme.

Sifonoforlar, denizanalarını ve mercanları da kapsayan knidliler (Cnidaria) grubundandır. Döllenmiş yumurtadan tek bir kurucu zooit gelişir; ötekilerin hepsi ondan tomurcuklanır, bu yüzden bütün parçalar genetik olarak aynıdır. Her zooit, akraba türlerde tek başına yaşayan bir polipe ya da küçük bir denizanasına karşılık gelir. Sifonoforda ise bir işte uzmanlaşmıştır ve tek başına yaşayamaz; koloni, organları olan tek bir beden gibi çalışır. En tanınmış sifonofor, acı veren sokması beslenme ve savunma zooitlerinden gelen Portekiz savaş gemisidir. Birçok türü ise derin denizlerde yaşayan, cam gibi saydam, narin canlılardır. Nisan 2020’de Batı Avustralya açıklarındaki Ningaloo kanyonlarında görüntülenen dev bir Apolemia kolonisi sarmal biçimde kıvrılmıştı; dış halkasının 47 metre kadar olduğu tahmin edildi. Bu, bugüne kadar kaydedilen en uzun hayvanlardan biridir.

MerakOkyanus

Miksinler saldırıya uğradığında mukus ve mikroskobik protein iplikleri salar. Bunlar deniz suyunda açılarak kısa sürede büyük miktarda koruyucu balçığa dönüşür.

Miksinler, deniz tabanında yaşayan, yılan balığına benzeyen çenesiz balıklardır. 70’ten fazla türü bilinir; yaklaşık 300 milyon yıllık fosiller bile bugünküleri andırır. Çoğu zaman ölü balıkların ve balina leşlerinin içine girerek beslenirler. Balçık, vücut boyunca dizili bezlerden salınan mukus ve sımsıkı sarılmış protein ipliklerinden oluşur. Deniz suyuna karışınca iplikler saniyenin küçük bir kesrinde çözülür; azıcık bir salgı litrelerce suyu balçığa çevirir ve saldıran balığın solungaçlarını tıkayabilir. Su altı kameraları, miksini bırakıp uzaklaşan köpekbalıklarını görüntülemiştir. Her iplik insan saçından çok daha incedir ama sağlam ve esnektir; araştırmacılar bu yüzden onu yeni lifler için örnek alıyor. Tehlike geçince miksin kendine düğüm atar ve düğümü gövdesi boyunca kaydırarak balçığı sıyırır.

MerakOkyanus

Kokolitoforlar, kendilerini ince işlenmiş tebeşir (kalsiyum karbonat) plakalarla kaplayan minicik, tek hücreli alglerdir. Güneş alan sularda milyarlarcası sürüklenir; mikroskobik yaşamla okyanusun kimyası ve dünyanın karbon döngüsü arasında köprü kurarlar.

Kokolit denen her plakanın çapı milimetrenin birkaç binde biri kadardır; plaka hücrenin içinde yapılır, sonra yüzeye itilir. Kokolitoforlar ölünce plakaları dibe çöker. Milyonlarca yılda kalınlaşan bu katmanlar sertleşip tebeşire dönüşmüştür: Dover’ın Beyaz Kayalıkları büyük ölçüde, yaklaşık 100 ile 66 milyon yıl önce, Kretase döneminde birikmiş kokolitlerden oluşur. Bugün en yaygın tür olan Emiliania huxleyi, denizi sütlü bir turkuaza boyayan ve uzaydan görülebilen kitlesel çoğalmalar yapar. Kokolitoforlar fotosentezle karbon alır; batan plakaları da karbonu deniz tabanına taşır. Bilim insanları oradaki fosillerinden yararlanarak geçmiş iklimleri yeniden kurar.

MerakOkyanus

Antarktika Çevresel Akıntısı, kıtanın çevresinde hiçbir karaya takılmadan döner. Atlas, Pasifik ve Hint okyanuslarını birbirine bağlar; ısı, besin ve karbon taşır.

Akıntı, güçlü batı rüzgârlarının itişiyle doğuya doğru akar ve dünya okyanuslarının en güçlü akıntı sistemidir. Taşıdığı su miktarı için yapılan tahminler 135 ile 175 sverdrup arasında değişir (bir sverdrup, saniyede bir milyon metreküp sudur); bu, dünyadaki bütün nehirlerin toplamının yüz katından fazladır. Akıntı ancak Güney Amerika ve Avustralya Antarktika’dan uzaklaşıp Drake Geçidi ile Tazmanya Geçidi açıldıktan sonra oluşabildi. Birçok bilim insanı başlangıcını yaklaşık 34 milyon yıl öncesine tarihler, ama bu tarih tartışmalıdır. Akıntı ılık suları kıtadan uzak tuttuğu için Antarktika’nın büyük buz örtülerinin büyümesine yardım etti. Bugün de Atlas, Pasifik ve Hint okyanusları arasında ısı ve karbon taşıyor.

MerakOkyanus

Kutup denizlerinde sert rüzgârlar ya da derinden yükselen ılık su, normalde kalın buz tutması gereken yerlerde bazı alanları açık tutar. Açık su ya da ince buzla kaplı bu alanlara polinya denir.

Polinya adı, Rusçada buzun ortasındaki açık su için kullanılan bir sözcükten gelir. Bu alanlar yaban hayatı için çok değerlidir: foklar, morslar, balinalar ve deniz kuşları burada nefes alır ve beslenir. Kenarlarda durmadan oluşan yeni buz, tuzunu suya bırakır; iyice yoğunlaşan bu tuzlu su dibe çöker ve derin okyanus akıntılarını beslemeye yardım eder. Grönland ile Kanada’nın Ellesmere Adası arasındaki Kuzey Suyu, Kuzey Kutbu’nda yaban hayatının en zengin olduğu yerlerden biridir; İnuitler buraya “büyük yükselme” anlamına gelen Pikialasorsuaq der. Bazı polinyalar ise ender açılır: Antarktika’daki Weddell Denizi polinyası 1970’lerin ortasında uydudan görülmüş, 2016 ve 2017’de kısa süreliğine yeniden açılmıştı. Bilim insanları onu neyin tetiklediğini hâlâ araştırıyor.

MerakOkyanus

Aynı bölgedeki erkek kambur balinalar hep aynı şarkıyı söyler ve bu şarkı zamanla değişir. Yeni bir şarkı bir topluluktan ötekine genlerle değil, balinaların birbirinden öğrenmesiyle geçer.

Kambur balinalarda yalnızca erkekler şarkı söyler, özellikle de üreme mevsiminde. Şarkı; iniltilerden, çığlıklardan ve kısa vuruşlardan oluşan, bölüm bölüm tekrarlanan uzun bir dizidir. Bir bölgedeki bütün erkekler hemen hemen aynı şarkıyı söyler, ama şarkı durmadan değişir: biri küçük bir yenilik katar, ötekiler onu taklit eder. Değişim bazen bir anda olur. 1996’da Avustralya’nın doğu kıyısında çalışan araştırmacılar, batı kıyısındaki balinalara ait bir şarkıyı söyleyen iki erkek kaydetti. İki yıl içinde kaydettikleri bütün erkekler yeni şarkıya geçmişti. Ekip, 2000’de Nature dergisinde yayımladığı makalede buna “kültür devrimi” dedi; bu kadar hızlı ve eksiksiz bir değişim ancak öğrenmeyle yayılabilir. Sonraki çalışmalar, yeni şarkıların Güney Pasifik’te topluluktan topluluğa doğuya doğru ilerlediğini gösterdi.

MerakOkyanus

Bazı kıyılarda rüzgâr yüzeydeki suyu açığa doğru iter ve boşalan yeri derinlerden gelen soğuk, besin dolu su doldurur. Dipten yükselen bu su planktonu besler; dünyanın en bereketli balık avlaklarından bazıları bu sayede var olur.

Rüzgârın kıyıdan açığa sürdüğü suyun yerine dipten soğuk suyun geldiği beş büyük bölge öne çıkar: Peru ve Şili açıklarındaki Humboldt Akıntısı, Kaliforniya Akıntısı, Kuzeybatı Afrika açıklarındaki Kanarya Akıntısı, Afrika’nın güneybatısındaki Benguela Akıntısı ve Somali ile Umman açıklarındaki Somali Akıntısı. Bu bölgeler okyanusun yalnızca yüzde 5’i kadarını kaplar, ama dünyadaki deniz balığı avının aşağı yukarı dörtte biri buradan çıkar; bunun büyük kısmı hamsi ve sardalya gibi küçük balıklardır. Peru açıklarındaki hamsi avı, tek bir türe dayanan dünyanın en büyük balıkçılıklarından biridir. Ama bu bolluk kırılgandır. El Niño yıllarında Güney Amerika kıyısı boyunca ılık su yayılır ve dipten gelen soğuk su zayıflar. Yüzeye daha az besin ulaşır, hamsi sayısı çöker; hamsiyle beslenen deniz kuşları ve deniz aslanları da aç kalır. 1972-1973 El Niño’su, aşırı avlanmayla birleşince Peru’nun hamsi avcılığını çökertti.

Azimİklim

Deniz ısı dalgası, deniz suyunun günlerce, hatta aylarca olağandışı derecede sıcak kaldığı dönemdir. Bu süre, kelp ormanlarını ve mercanları öldürmeye, balıkları ve başka canlıları yeni sulara sürmeye ve balıkçılığı altüst etmeye yeter.

2016’dan beri yaygın olarak kullanılan tanıma göre, deniz suyu en az beş gün boyunca, o yerin ve mevsimin geçmiş ölçümlerinin yüzde 90’ından daha sıcak kalırsa buna deniz ısı dalgası denir. Terimin kendisi, 2011 yazında Batı Avustralya açıklarında yaşanan eşi görülmemiş bir olayın ardından ortaya çıktı. Isınan su, yüzlerce kilometrelik kıyı boyunca kelp ormanlarını, yani iri esmer su yosunlarından oluşan su altı ormanlarını yok etti. Pek çok yerde kelp bir daha geri gelmedi; yerini yere yakın, halı gibi yayılan yosunlar ve daha sıcak sulara özgü balıklar aldı, resif bambaşka bir ekosisteme dönüştü. Bilinen bir başka örnek de “Blob” adı verilen ılık su kütlesidir: 2014-2016 arasında kuzeydoğu Pasifik’te kalan bu kütle, Kuzey Amerika’nın batı kıyısı boyunca deniz yaşamını ve balıkçılığı altüst etti.

MerakArkeoloji

Dover Tunç Çağı Teknesi 1992’de Dover’da bir yolun altında bulundu. Yaklaşık 3.500 yıl önce meşe kalasların porsuk dallarıyla birbirine dikilmesiyle yapılmış, ek yerleri yosun ve hayvansal yağla su geçirmez hâle getirilmişti.

Folkestone ile Dover arasındaki A20 yolunu yapan işçiler tekneyi 28 Eylül 1992’de, yerin altı metre altında buldu. Suya doymuş, havasız toprak meşenin çürümesini önlemişti. Arkeologlar yaklaşık bir ay çalışarak 9,5 metrelik bir bölümü çıkardı; yakındaki binaların altına uzanan geri kalanı yerinde bırakmak zorunda kaldılar. Kalaslar, burulmuş porsuk dallarıyla ve kalasların üzerine oyulmuş çıkıntılardan geçirilen tahta kamalarla birbirine tutturulmuş. Tekne MÖ 1575–1520 dolaylarına tarihleniyor; bu da onu bilinen en eski deniz teknelerinden biri yapıyor. Manş Denizi’ni geçip geçmediği hâlâ tartışılıyor. Tekne bugün Dover Müzesi’nde sergileniyor.

MerakArkeoloji

Nan Madol, Mikronezya’daki Pohnpei Adası’nın kıyısında, gelgit kanallarıyla birbirinden ayrılan yaklaşık yüz yapay adacık üzerine kurulmuş bir yıkık kenttir; bazalt duvarları, mezarları ve tören yapıları hâlâ ayaktadır.

Adacıkların yapımı 8. ya da 9. yüzyılda başladı; büyük bazalt duvarlar ise 1180–1200 dolaylarından itibaren yükseldi. Kent, Pohnpei’yi yaklaşık 1628’e kadar tek elden yöneten Saudeleur hanedanının tören ve yönetim merkezi oldu; rakip şefler, göz önünde olsunlar diye burada yaşamak zorundaydı. Yapıcılar, Pohnpei’nin başka bir yerinden çıkarılıp buraya getirilen, doğal olarak çok köşeli uzun bazalt sütunlar kullandı. Sütunları bir enine, bir boyuna sıralar hâlinde üst üste koydular ve içini mercan molozuyla doldurdukları platformları böyle çevirdiler. Bu ağır taşların nasıl taşınıp kaldırıldığına dair bir kayıt yok. Mezarların bulunduğu Madol Powe bölümünde, duvarlarla çevrili kraliyet mezarı Nandauwas da yer alır. UNESCO, Nan Madol’u 2016’da Dünya Mirası listesine aldı ve kanalları tıkayan alüvyon ve mangrovlar yüzünden aynı anda Tehlike Altındaki Dünya Mirası listesine ekledi.

MerakMühendislik

Fresnel merceği, sıradan bir merceğin kalın ve kavisli camı yerine iç içe ince halkalar kullanır; her halka ışığı tam gereken açıyla kırar. 1820’lerde deniz fenerleri için geliştirilen bu mercek, ışığı çok daha az cam ve ağırlıkla aynı güçte toplar.

Fransız fizikçi Augustin-Jean Fresnel, 1819’da Fransa’nın deniz fenerleri komisyonu için çalışırken o dönemde kullanılan metal yansıtıcıların yerine basamaklı bir mercek önerdi; bu yansıtıcılar lamba ışığının ancak yarısı kadarını geri yollayabiliyordu. Tam boyutlu bir mercek 1822’de Paris’te denendi. 25 Temmuz 1823’te ilk Fresnel merceği, Gironde Nehri’nin ağzındaki Cordouan Deniz Feneri’nde yakıldı; ışığı denizde 32 kilometreden daha uzaktan görülebiliyordu. Aynı güçte tek parça bir mercek akıl almaz kalınlıkta ve ağırlıkta olurdu. Sonradan başıboş ışığı da ufka yönelten cam prizmalarla geliştirilen tasarım bütün dünyanın deniz fenerlerine yayıldı ve “bir milyon gemiyi kurtaran buluş” diye anıldı.

MerakMühendislik

Plimsoll işareti, gemi gövdesine boyanan ve ortasından yatay bir çizgi geçen dairedir; yüklü bir geminin suya en fazla ne kadar gömülebileceğini gösterir. Yanındaki ek çizgiler, tatlı suda, tropik sularda ve kış denizlerinde güvenli sınırın farklı olduğunu hesaba katar.

İşaret, adını 1870’lerde “tabut gemiler”e karşı mücadele eden İngiliz milletvekili Samuel Plimsoll’dan alır. Bu gemiler aşırı yüklenerek ve çoğu zaman değerinden yüksek sigortalanarak denize gönderilirdi; gemi batıp mürettebat boğulsa bile sahipleri kâr edebiliyordu. Plimsoll’un 1873’te yayımlanan Our Seamen (Denizcilerimiz) adlı kitabı kamuoyunu ayağa kaldırdı ve 1876 tarihli Ticaret Gemileri Yasası, İngiliz gemilerinde yükleme çizgisini zorunlu kıldı. 1930 ve 1966’daki uluslararası sözleşmeler bu kuralı bütün dünyadaki gemilere yaydı. İşaretin yanındaki harfler tropik tatlı su (TF), tatlı su (F), tropik (T), yaz (S), kış (W) ve Kuzey Atlantik kışı (WNA) anlamına gelir. İngilizcede kanvas spor ayakkabılara “plimsoll” denmesinin, sayanın tabanla birleştiği yerdeki şeridin bu çizgiyi andırmasından geldiği söylenir.

MerakTicaret

Papua Yeni Gine’nin Massim adalarındaki Kula halkasında ortaklar, deniz kabuğundan yapılmış değerli eşyaları değiş tokuş etmek için adadan adaya yelken açar. Kırmızı kolyeler halkada saat yönünde, beyaz bilezikler ters yönde dolaşır. Hiçbiri kimsede kalıcı olarak kalmaz; her biri önceki sahiplerinin hikâyesiyle elden ele geçer.

Kolyelere soulava, bileziklere mwali denir. Katılımcılar bunları bir adadaki ortaklarından alır, bir süre sonra başka bir adadaki ortaklarına verir; böylece aynı eşyalar kuşaklar boyunca dolaşır, ünlü parçaların kendi adları ve hikâyeleri olur. Polonya doğumlu antropolog Bronisław Malinowski, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Trobriand Adaları’nda yaşadı ve Kula’yı 1922’de yayımlanan Argonauts of the Western Pacific (Batı Pasifik’in Argonotları) adlı kitabında anlattı. Bu kitap, günümüz alan araştırmasının temel eserlerinden biri sayılır. Malinowski, Kula’nın bir takas olmadığını gösterdi: itibar, törene katılmaktan, cömertlikten ve değerli parçalar emanet edilecek kadar güvenilir olmaktan doğuyordu; sıradan mal ticareti ise bu törensel alışverişin yanında ayrıca sürüyordu. Kula bugün de yaşıyor.

MerakTarih

Marshall Adaları’nın denizcileri, okyanus dalgalarının adaların çevresinde nasıl yön değiştirdiğini gösteren çubuk haritalar yaptı. Kıvrık çubuklar dalgaların izlediği yolları, deniz kabukları ya da çubukların kesiştiği noktalar da adaları gösterir.

Haritalar, Hindistan cevizi yapraklarının orta damarlarından yapılır, Hindistan cevizi lifiyle bağlanırdı. Marshalllı denizciler üç temel tür kullanırdı: mattang, dalgaların bir adanın çevresinde nasıl kıvrılıp birbirine karıştığını genel olarak öğretirdi; meddo birkaç gerçek adayı ve çevresindeki dalga düzenini gösterirdi; rebbelib ise bütün bir ada zincirini kapsardı. Bu bilgi sır gibi saklanır, denizci aileleri içinde aktarılırdı. Haritalar denize götürülmez, karada incelenip ezberlenirdi. Açık denizde denizci birbirini kesen dalgaları kanonun hareketinden hisseder, bazen daha iyi sezmek için teknenin dibine uzanırdı; böylece bir ada ufukta görünmeden çok önce yerini kestirebilirdi. Batılı ziyaretçiler bu haritaları ilk kez 19. yüzyılın ikinci yarısında tanımladı.

MerakBilim

Amerikalı jeolog Marie Tharp, gemilerin topladığı derinlik ölçümlerinden Atlantik Okyanusu tabanının ilk ayrıntılı haritalarını çizdi. 1950’lerin başında, okyanusun altındaki Orta Atlantik Sırtı’nın tam ortası boyunca uzanan derin bir vadi buldu. Bu, deniz tabanının iki yana doğru açıldığının güçlü bir kanıtıydı.

Tharp, 1948’de Columbia Üniversitesi’ne bağlı Lamont Jeoloji Gözlemevi’nde çalışmaya başladı. Kadınların araştırma gemilerinde çalışmasına izin verilmediği için yaklaşık yirmi yıl boyunca meslektaşı Bruce Heezen denizde yankı iskandiliyle derinlik ölçtü, Tharp da bu verileri karada kesitlere ve haritalara dönüştürdü. 1952’de, karadaki her sıradağdan daha uzun olan su altı sıradağı Orta Atlantik Sırtı’nın doruğu boyunca uzanan V biçiminde bir vadi fark etti ve bunu deniz tabanının iki yana çekildiği bir yarık olarak yorumladı. Heezen, o dönem tartışmalı olan kıtaların kayması fikrini desteklediği için bunu önce “kız dedikodusu” diye küçümsedi. Su altı depremlerini gösteren ayrı bir harita vadiyle neredeyse birebir örtüşünce fikrini değiştirdi. İkili, Avusturyalı ressam Heinrich Berann ile birlikte 1977’de Dünya Okyanus Tabanı haritasını yayımladı.

MerakBiyografi

Amerikalı biyolog Ernest Everett Just, döllenme anında yumurta hücresinin yüzeyinin hızla değiştiğini ve fazladan spermin girmesini engellemeye yardım ettiğini gösterdi. Deniz kestaneleri gibi deniz canlılarıyla çalışan Just, hücrelerin doğal ortamlarına olabildiğince yakın koşullarda incelenmesi gerektiğini savundu.

Just, 1907’den ölümüne dek Washington’daki Howard Üniversitesi’nde ders verdi; yaklaşık yirmi yaz boyunca Massachusetts’teki Woods Hole Deniz Biyolojisi Laboratuvarı’nda çalıştı. Deniz canlılarının yumurtalarıyla çalışırken gösterdiği titizlik onu aranan bir uzman yaptı. Bugün “polispermiye karşı hızlı engel” denen olayı, yani ikinci bir spermin yumurtaya girmesini önleyen ani değişimi o tanımladı. 1915’te ABD’deki sivil haklar örgütü NAACP’nin verdiği Spingarn Madalyası’nın ilk sahibi oldu. Irkçılık yüzünden ABD’nin büyük araştırma üniversitelerinde kadro bulamayınca 1929’dan itibaren giderek daha çok Avrupa’da çalıştı: Napoli’deki Stazione Zoologica’da, Berlin’deki Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nde, daha sonra da Fransa’da Roscoff’ta. 1939’da yayımlanan The Biology of the Cell Surface (Hücre Yüzeyinin Biyolojisi) adlı kitabında, gelişimi yalnızca çekirdeğin değil hücrenin dış katmanının da yönlendirdiğini savundu. 1941’de öldü.

MerakOkyanus

Argo, dünya okyanuslarında sürüklenen 4.000’e yakın robot şamandıradan oluşan bir filodur. Şamandıralar 2.000 metre kadar derine inip yeniden yükselir, bu sırada suyun sıcaklığını ve tuzluluğunu ölçer. Her biri verilerini yüzeyde uyduyla gönderir; herkes bu verileri ücretsiz kullanabilir.

Tipik bir şamandıra döngüsünün büyük bölümünü yaklaşık 1.000 metre derinlikte sürüklenerek geçirir, sonra 2.000 metreye iner ve yüzeye çıkarken suyu ölçer; her döngü yaklaşık on gün sürer. Program 2000’lerin başında başladı ve Kasım 2007’de açık okyanuslara yayılmış 3.000 şamandıra hedefine ulaştı. Adını Yunan mitolojisindeki İason’un gemisi Argo’dan alır; çünkü şamandıralar deniz seviyesini ölçen Jason uydularıyla birlikte çalışır. Daha yeni Biyojeokimyasal Argo şamandıraları oksijeni, asitliği, besin maddelerini ve okyanustaki mikroskobik bitkilerin yeşil pigmenti klorofili ölçen algılayıcılar da taşır. Argo’dan önce derin okyanus ölçümlerinin çoğu birkaç işlek rotadaki gemilerden gelirdi; bugün bilim insanları bütün okyanusun nasıl ısındığını izleyebiliyor.

AzimTarih

Ernest Shackleton’ın gemisi Endurance, 1915’te Antarktika’daki Weddell Denizi’nde buzların arasında ezilerek battı. Mürettebat aylarca sürüklenen buzların üstünde kamp kurdu; Shackleton yardım getirmek için açık bir filikayla 1.300 kilometre yol aldı ve 28 kişinin hepsi kurtuldu. Enkaz 2022’de, neredeyse bozulmadan bulundu.

Endurance Weddell Denizi’nde buzlara sıkışıp ezildikten sonra mürettebat, sürüklenen buz kütlelerinin üstünde kamp kurdu; ardından üç filikayla Antarktika Yarımadası açıklarındaki çıplak Elephant Adası’na geçti. Shackleton beş arkadaşıyla James Caird adlı filikaya binip yaklaşık 1.300 kilometre yol alarak Güney Georgia Adası’na ulaştı. Ardından yanına Frank Worsley ile Tom Crean’i alıp adanın dağlarını yürüyerek aştı, bir balina istasyonuna vardı ve geride kalanların kurtarılmasını örgütledi. Elephant Adası’nda bekleyen 22 kişi 30 Ağustos 1916’da kurtarıldı. Endurance22 seferi Mart 2022’de enkazı Weddell Denizi’nin 3.008 metre derinliğinde, şaşırtıcı ölçüde sağlam buldu.