Bedenimizi tanımak

Sağlık

Uyku, hareket ve tıp tarihinden bilgiler. Bedenimizin işleyişini anlamaya yardımcı olan kartlar.

Bu konudaki kartlarSayfa 5Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimSağlık

Hindistan’da 1968’den beri kauçuk ve ahşaptan yapılan ucuz bir protez olan Jaipur Foot, bacağını kaybetmiş insanların yalınayak yürümesini, çömelmesini ve bağdaş kurmasını sağlar.

Jaipur Foot’u 1968’de Hindistan’ın Jaipur kentinde iki kişi tasarladı: Sawai Man Singh Tıp Fakültesi’nde ortopedi bölümünün başındaki P. K. Sethi ve yerel bir usta olan Ram Chandra Sharma. İthal protez ayaklar pahalıydı ve ayakkabı giyip sandalyede oturan insanlara göre yapılmıştı. Yalınayak yürümeye, çömelmeye, bağdaş kurmaya ya da çamurlu tarlada çalışmaya izin vermiyorlardı; oysa bunlar Hindistan’daki yoksul insanların çoğu için gündelik hayatın parçasıydı. Jaipur Foot’un ahşap bir bileği, kauçuk bir çekirdeği ve bunları saran, gerçek ayağa benzeyen vulkanize kauçuk bir kaplaması vardır. Üretimi yaklaşık 45 dolara mal olur ve iki ile beş yıl dayanır. Bhagwan Mahaveer Viklang Sahayata Samiti (BMVSS) adlı hayır kurumu, Hindistan hükümetinin mali desteğiyle bu protezi ücretsiz takıyor.

AzimBilim

Şehirler çoğu zaman çevrelerindeki kırsaldan birkaç derece daha sıcaktır; buna kentsel ısı adası denir. Asfalt, beton ve koyu renkli çatılar güneşin ısısını emip yavaş yavaş geri verir, ağaçsız sokaklarda ise gölge kalmaz.

Bu etkiyi ilk kez 1810’larda, Londralı kimya üreticisi ve amatör meteorolog Luke Howard tanımladı. Howard, Londra’nın merkezinin geceleri çevredeki kırsaldan yaklaşık 2°C daha sıcak kaldığını fark etmişti. ABD Çevre Koruma Ajansı’na göre bugün ABD şehirlerinde bu fark gündüz 0,5 ile 4°C, gece 1 ile 3°C arasındadır. Fark çoğu zaman hava karardıktan sonra büyür, çünkü beton ve asfalt gün boyu biriktirdiği ısıyı o saatlerde salar. Şehirler buna açık renkli, güneşi yansıtan kaldırım ve çatılarla, yeşil çatılarla ve sokak ağaçlarıyla karşılık veriyor; gölge ve açık renkli yüzeyler yerel sıcaklığı ölçülebilir biçimde düşürür. Sıcak her yere eşit dağılmaz: Ağacı az, betonu çok mahalleler genellikle en sıcak olanlardır.

DinginlikSağlık

Yıllarca yoğun trafik, tren ya da uçak gürültüsüyle yaşamak sağlığa zarar verebilir. Bu gürültü bölünen uyku, çocuklarda öğrenme güçlüğü ve daha yüksek kalp hastalığı riskiyle ilişkilidir; insan sesi fark etmez hâle geldikten sonra bile beden tepki vermeyi sürdürür.

Avrupa Çevre Ajansı 2020’de, Avrupa’da en az 113 milyon kişinin gece ve gündüz ortalaması 55 desibel ya da daha yüksek olan trafik gürültüsüyle uzun süre yaşadığını hesapladı. Avrupa Birliği zararlı gürültüyü bu eşikten itibaren raporlar; Dünya Sağlık Örgütü ise yol trafiği gürültüsünün 53 desibelin altında tutulmasını önerir. Araştırmalar bu tür gürültüyü bölünen uyku, yükselen stres hormonları, havalimanı ve işlek yol yakınında oturan çocuklarda okuma ve bellek sorunları, yüksek tansiyon ve kalp hastalığıyla ilişkilendiriyor. İnsan zamanla sese alışır, yani onu daha az fark eder; ama uyku araştırmaları, gece bir kamyon ya da uçak geçtiğinde kalp atışının yine hızlandığını gösteriyor.

DinginlikBilim

Işık kirliliği, geceleri gereksiz yere yanan yapay ışığın gökyüzüne taşmasıdır. Bugün insanlığın yaklaşık üçte biri bu yüzden Samanyolu’nu göremiyor; kuşlar, böcekler, bitkiler ve insanlar da dinlenmek, yön bulmak ve geceyi gündüzden ayırmak için ihtiyaç duydukları karanlığı yitiriyor.

Bu rakam, 2016’da yayımlanan bir gece gökyüzü parlaklığı atlasından geliyor. Atlasa göre Avrupalıların yaklaşık yüzde 60’ı, Kuzey Amerikalıların ise yüzde 80’e yakını Samanyolu’nu artık göremiyor. Gece göç eden kuşlar yönlerini kısmen yıldızlara bakarak bulur; ışıklı kulelere ve binalara çekilir, bitkin düşene kadar çevrelerinde döner ya da camlara çarparlar. ABD’de yalnızca kulelere çarparak ölen kuşların sayısı, yılda dört beş milyondan bunun on katına kadar uzanan tahminlerle hesaplanıyor. Böcekler lambaların çevresinde toplanıp ölüyor, yapay ışık bazı bitkilerin tomurcuklanma zamanını bile kaydırabiliyor. Toronto’daki Fatal Light Awareness Program (Ölümcül Işık Farkındalık Programı) gibi girişimler, bina sahiplerinden göç dönemlerinde ışıklarını söndürmelerini istiyor.

AzimSağlık

Ağızdan sıvı tedavisi, temiz suya ölçülü miktarda tuz ve şeker katılarak hazırlanan bir çözeltiyle ishalin yol açtığı tehlikeli su kaybını giderir. Bu basit içecek, çoğu çocuk olmak üzere milyonlarca hayat kurtardı.

Tedavinin işe yaramasının nedeni şu: İnce bağırsakta glikoz ve sodyum birlikte emilir, su da onların peşinden bedene geçer; bu, ağır ishalde bile olur. Hintli hekim Hemendra Nath Chatterjee, hafif kolerayı bu yolla tedavi ettiğini 1953’te The Lancet dergisinde bildirdi. 1971’de, Bangladeş Kurtuluş Savaşı sırasında Hindistan’daki mülteci kamplarında serum tükendi. Hekim Dilip Mahalanabis, ailelere hastalarına ağızdan çözelti içirmelerini söyledi; bu hastalarda ölüm oranı yüzde 3,6’da kaldı, damardan sıvı verilenlerde ise yüzde 30 dolayındaydı. The Lancet 1978’de bu buluşu yüzyılın belki de en önemli tıbbi ilerlemesi diye niteledi; Dünya Sağlık Örgütü de 1980’de tedaviyi yaymak için küresel bir program başlattı. Karışım ölçülü hazırlanmalıdır, çünkü fazla tuz zararlı olabilir.

AzimTeknoloji

Kaldırımlara ve peronlara döşenen kabartmalı yüzeyler, görme engelli ve az gören insanların yollarını hissederek bulmasını sağlar. Desen ayakla ya da bastonla hissedilir; yaya geçidini ya da peron kenarını haber verir veya gidilecek yönü gösterir.

Kabartmalı yer döşemesini 1965’te Japonya’da Seiichi Miyake, Braille alfabesinden esinlenerek geliştirdi. İlk bloklar 1967’de Okayama’da, bir görme engelliler okulunun yakınındaki bir caddeye döşendi; sonra Japonya’nın sokaklarına ve istasyonlarına yayıldı. Başka ülkeler de ardından geldi; Avustralya, 2000 Sidney Olimpiyatları’nın bütün mekânlarına bu döşemeleri uyguladı. En yaygın sistemde sıra sıra yuvarlak kabartmalar “dur ve dikkat et”, uzun paralel çizgiler ise “bu yönden yürü” anlamına gelir. Her ülkenin kendine göre farkları olduğu için döşemelerin tutarlı yerleştirilmesi önemlidir: Yanlış yere konan bir döşeme, yol göstermesi gereken kişiyi yanıltabilir.

AzimFelsefe

İktisatçı Amartya Sen’in geliştirdiği kabiliyet (yapabilirlik) yaklaşımı, insanların ne kadar iyi yaşadığını yalnızca paralarına ya da kaynaklarına bakarak değil, gerçekte neler yapabildiklerine ve nasıl bir hayat sürebildiklerine bakarak ölçer.

Aynı gelir; sağlığa, güvenliğe, eğitime, engelliliğe, cinsiyete, ulaşıma ve toplumsal özgürlüklere göre çok farklı hayatlar anlamına gelebilir: Tekerlekli sandalye kullanan biri, aynı şehirde dolaşabilmek için başkalarından daha fazla kaynağa ihtiyaç duyar. Sen bu fikri 1979’da “Neyin Eşitliği?” başlıklı bir konferansta ortaya koydu ve 1980’ler boyunca geliştirdi. Felsefeci Martha Nussbaum 2000’de yaklaşımı genişletti ve her devletin güvence altına alması gerektiğini savunduğu on temel kabiliyetten oluşan bir liste hazırladı; sağlık, oyun ve siyasi kararlarda söz sahibi olmak bunlardan bazılarıdır. Yaklaşım, 1990’da iktisatçı Mahbub ul Haq’ın Sen’le birlikte geliştirdiği Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Endeksi’ne de yön verdi; bu endeks ülkeleri gelirin yanında sağlık ve eğitime göre de sıralar.

MerakBilim

Kuzey Amerika’da yaşayan orman kurbağası, kışı vücudundaki suyun büyük kısmı donmuş hâlde geçirebilir; bu sırada kalbi atmaz, nefes almaz. Baharda buzu çözülünce kaldığı yerden yaşamaya devam eder.

Alaska’da doğada yapılan gözlemlerde orman kurbağalarının art arda yaklaşık 193 gün, −15 °C’ye varan soğukta donmuş kaldığı kaydedildi. Buz oluşmaya başlayınca kurbağanın karaciğeri, vücudun şeker deposu olan glikojeni hızla bol miktarda glikoza çevirir. Bu glikoz, üreyle birlikte bir tür antifriz işi görür: Hücrelerin kaybettiği suyu sınırlar ve buzun hücrelerin içinde değil, aralarındaki boşluklarda oluşmasını sağlar; hücre içinde oluşan buz kristalleri hücreyi parçalardı. Vücuttaki suyun yüzde 65-70’i donabilir. Orman kurbağası, Kuzey Amerika’da Kuzey Kutup Dairesi’nin ötesinde yaşayan tek kurbağadır. Araştırmacılar, nakil bekleyen insan organlarını daha uzun süre saklamanın yollarını ararken bu kurbağadan ipuçları topluyor.

MerakSağlık

Çoğu insan sabahları akşama göre biraz daha uzundur. Omurlar arasındaki yumuşak diskler gece yatarken sıvı çekip kabarır, gün boyunca da vücut ağırlığı altında yeniden yassılaşır.

Her diskin sert bir dış halkası ve çoğu sudan oluşan, jöle kıvamında yumuşak bir çekirdeği vardır; diskler hep birlikte omurganın boyunun aşağı yukarı dörtte birini oluşturur. Ayakta durduğunuzda, oturduğunuzda ya da yürüdüğünüzde vücut ağırlığınız bu disklerdeki sıvıyı yavaş yavaş dışarı iter. Bu yüzden çoğu insan akşam olduğunda sabahkinden bir santim kadar kısadır. Yatınca yük kalkar ve diskler gece boyunca sıvıyı yeniden emer. Uzayda omurgaya binen hiçbir ağırlık olmadığı için omurga uzar: NASA’ya göre astronotlar uzun görevlerde boylarının yüzde 3’üne, yani 5 santimetreye kadar uzayabilir. Dünya’ya döndükten kısa süre sonra eski boylarına inerler.

MerakTarih

Kahve bitkisi Etiyopya’nın yaylalarında kendiliğinden yetişir, ama kahve ilk kez 15. yüzyılın sonlarında Yemen’de sevilen bir içeceğe dönüştü. Kahvehaneler oradan bütün Osmanlı dünyasına yayıldı ve 1554’te İstanbul’a ulaştı.

Kahve içtiği bilinen ilk kişiler, geceleri ibadet ederken uyanık kalmak için ondan yararlanan Yemenli sufilerdi. Keçilerinin kahve meyvesi yedikten sonra hareketlendiğini fark eden çobanın hikâyesi ise yazılı kaynaklarda ilk kez 1671’de görülür; ona bir efsane olarak bakmak daha doğrudur. Osmanlı tarihçisi İbrahim Peçevi’ye göre İstanbul’un ilk kahvehanesini 1554’te Tahtakale’de Halepli Hakem ile Şamlı Şems adlı iki Arap tüccar açtı. Kahvehaneler kısa sürede sohbet edilen, oyun oynanan, haber alınıp verilen yerlere dönüştü. Bu hareketlilik yöneticileri kaygılandırdı: II. Selim 1567’de, III. Murad 1583’te vergi ve yasaklarla kahveyi sınırlamaya çalıştı; IV. Murad ise daha sonra kahvehaneleri tümüyle kapattı.

MerakBilim

Çıplak köstebek faresi, Doğu Afrika’da yaşayan fare büyüklüğünde bir kemirgendir ve laboratuvarlarda, hayvanat bahçelerinde 30 yıldan uzun yaşayabilir. Bu boyda bir kemirgen için olağanüstü bir ömürdür. Bu türde kanser nadir görülür, ama hiç görülmez değildir.

Çıplak köstebek fareleri Kenya, Etiyopya ve Somali’nin kurak otlaklarında, toprağın altında yaşar. Kolonileri ortalama 75-80 bireyden oluşur, bazen 300’ü aşar. Karıncalar ve arılar gibi iş bölümüne dayanan bir toplum düzenleri vardır: Tek bir kraliçe ile bir ila üç erkek bütün üremeyi üstlenir, geri kalanlar tünel kazar, kök ve yumru toplar, yavrulara bakar. Neredeyse tüysüzdürler, asitlerin yakıcılığını pek hissetmezler; deneylerde hiç oksijen olmadan 18 dakika hayatta kalabildiler. 2013’te yayımlanan bir araştırma, kansere dayanıklılıklarını kısmen, hücrelerin arasını dolduran hiyaluronan adlı şekerin bu hayvanlarda alışılmadık derecede uzun zincirli olmasına bağladı. O günden bu yana hayvanat bahçelerindeki birkaç hayvanda tümör bulundu; bu yüzden bilim insanları bu türde kanserin yok değil, nadir olduğunu söylüyor.

AzimAtasözleri

Yavaş giden sağ salim gider, uzağa varır.

İtalyancası: “Chi va piano, va sano e va lontano”, yani “yavaş giden sağ salim gider, uzağa varır”. Söz, eski Latince “festina lente” (yavaş acele et) özdeyişini hatırlatır; Romalı tarihçi Suetonius, İmparator Augustus’un bu sözü sık sık Yunanca tekrarladığını yazar. Venedikli matbaacı Aldus Manutius da onu yunuslu ve çapalı amblemiyle birlikte kullandı. Ezop’un kaplumbağa ile tavşan masalı da aynı şeyi anlatır. Türkçede benzer bir sağduyuyu “Acele işe şeytan karışır” sözü taşır.

MerakSağlık

Philadelphia’da KJ adıyla bilinen bir bebek, 2025’te yalnızca kendisi için hazırlanmış bir gen düzenleme tedavisi alan ilk insan oldu. Tedavi, nadir görülen kalıtsal hastalığına yol açan tek bir genetik hatayı düzeltmek için tasarlandı.

KJ Muldoon, Ağustos 2024’te ağır CPS1 eksikliğiyle doğdu. Bu hastalıkta karaciğerde, proteinlerin sindiriminden çıkan zehirli amonyağı zararsız üreye çeviren bir enzim eksiktir; biriken amonyak beyne zarar verebilir. KJ karaciğer nakli için de çok küçüktü. Philadelphia Çocuk Hastanesi ile Penn Medicine’deki doktorlar, CRISPR tekniğinin daha ince bir biçimi olan baz düzenlemeyi kullandı: Bu yöntem DNA’yı kesmek yerine tek bir harfini değiştirir. KJ’nin mutasyonuna özel tedaviyi yaklaşık altı ayda tasarladılar ve ilk dozu 25 Şubat 2025’te verdiler. Haziranda evine dönen KJ artık daha fazla protein yiyebiliyor ve daha az ilaca ihtiyaç duyuyor. Tamamen iyileşmiş değil, ama tehlike büyük ölçüde azaldı.

MerakSağlık

ABD’de bir adam, 2025’te gen düzenlemesi yapılmış bir domuz böbreğiyle rekor sayılan 271 gün yaşadı. Bu, bir insanın domuz organıyla yaşadığı en uzun süre.

Tim Andrews böbreği Ocak 2025’te Boston’daki Massachusetts General Hastanesi’nde aldı. Organ, eGenesis şirketinin yetiştirdiği ve 69 genetik değişiklik yapılmış bir domuzdan geliyordu: Bazı domuz genleri kapatılmış, bazı insan genleri eklenmiş, domuzun genomunda uykuda bekleyen virüsler de etkisiz hâle getirilmişti. Amaç, insan bağışıklık sisteminin organa saldırmasını önlemekti. Böbrek 271 gün çalıştı; bu, domuz böbreğinde önceki rekorun iki katından fazla. İşlevi zayıflayınca Ekim 2025’te çıkarıldı; Andrews yeniden diyalize girdi ve Ocak 2026’da ona insan böbreği nakledildi. Hayvan organında genel rekor ise hâlâ 1964’te 273 gün çalışan bir şempanze böbreğine ait. İnsan bağışçı sayısı çok yetersiz olduğundan domuz organları artık küçük klinik denemelerde deneniyor.

MerakTarih

1904 St. Louis Olimpiyatları’nın maratonu, 32 °C’yi bulan sıcakta ve tozlu yollarda koşuldu; parkurda su alınabilecek tek bir kuyu vardı. Bitişe ilk gelen koşucu 18 kilometreyi arabayla gitmişti. Asıl kazanan Thomas Hicks’e ise antrenörleri yolda striknin ve brendi vermişti; Hicks bitiş çizgisini onların kollarında geçti.

Yarışa başlayan 32 koşucudan yalnızca 14’ü bitirebildi; bu, olimpiyat maratonları arasındaki en düşük orandır. Fred Lorz yaklaşık 14. kilometrede kramp girince yarışı bırakıp bir arabaya bindi, araba bozulunca yeniden koşmaya başladı ve yetkililer durumu öğrenene kadar kazanan diye alkışlandı. Hicks’in antrenörleri ona brendi ve çiğ yumurta akıyla karıştırılmış striknin verdi. Striknin çok küçük dozda uyarıcı, biraz fazlası zehirdir; Hicks yarışı neredeyse kendinden geçmiş hâlde bitirdi. Kübalı postacı Félix Carvajal paçalarını kestiği gündelik kıyafetlerle koştu, yolda çürük elma yedi, bir ara uzanıp kestirdi ve yine de dördüncü oldu. Yarıştaki iki Güney Afrikalıdan Len Taunyane’yi bir köpek parkurdan epey uzağa kovaladı; o da yarışı dokuzuncu bitirdi.

MerakTarih

Macar doktor Ignaz Semmelweis 1847’de Viyana’da, doktorlar muayeneden önce ellerini klorlu kireçle yıkamaya başlayınca lohusa ölümlerinin birden azaldığını gösterdi. Meslektaşlarının çoğu bu fikri kabul etmedi; Semmelweis on sekiz yıl sonra bir akıl hastanesinde öldü.

Viyana Genel Hastanesi’nde doktorların ve tıp öğrencilerinin baktığı koğuşta anneler, doğum sırasında ya da sonrasında kapılan bir enfeksiyon olan lohusa hummasından, ebelerin koğuşuna göre iki üç kat daha sık ölüyordu. Semmelweis, doktorların kadavra otopsisinden doğruca doğumhaneye geldiğini fark etti ve ellerini klorlu kireç çözeltisiyle temizlemelerini zorunlu kıldı. Ölüm oranı yüzde bir iki düzeyine indi. Mikroplar henüz keşfedilmediği için yöntemin neden işe yaradığını açıklayamıyordu; kıdemli doktorların çoğu da hastalığı kendilerinin taşıdığını kabul etmek istemedi. Semmelweis Macaristan’daki Peşte’ye taşındı ve bulgularını 1861’de yayımladı. 1865’te Viyana’da bir akıl hastanesine kapatıldı, orada bekçilerden dayak yedi ve iki hafta sonra elindeki yaranın iltihaplanması sonucu öldü. Louis Pasteur ile Joseph Lister’ın sonraki çalışmaları onu haklı çıkardı.

MerakBilim

Henri Becquerel radyoaktiviteyi 1896’da Paris’te, bulutlu hava sayesinde keşfetti. Güneş ışığı alan uranyum tuzlarının, sarılı bir fotoğraf plakasını karartan ışınlar yayıp yaymadığını sınayacaktı; hava açmayınca her şeyi çekmeceye kaldırdı. Günler sonra plakayı yine de banyo etti: Uranyum onu kendiliğinden karartmıştı.

Wilhelm Röntgen birkaç ay önce X ışınlarını keşfetmişti. Becquerel de güneş ışığını emen ışıldayan minerallerin benzer ışınlar yayabileceğini düşünüyordu. Şubat 1896’nın sonundaki bulutlu günler, uranyumun bunun için ışığa hiç ihtiyaç duymadığını gösterdi. Konuyu Marie Curie devraldı: Toryumun da aynı şekilde davrandığını buldu, “radyoaktivite” sözcüğünü ortaya attı ve Pierre Curie ile birlikte iki yeni element, polonyum ve radyumu keşfetti. Becquerel ile Curie çifti 1903 Nobel Fizik Ödülü’nü paylaştı. Bu keşif nükleer fiziğin, radyoterapinin ve radyoaktif yaş tayininin yolunu açtı; ışınımın ne kadar tehlikeli olabileceğini öğrenmek ise on yıllar aldı. Radyoaktivitenin uluslararası birimi olan becquerel, onun adını taşır.

MerakSağlık

Dünyanın en yaygın kan sulandırıcılarından varfarin, bir çiftlik gizeminden doğdu: 1920’lerde Kuzey Amerika’da sığırlar, küflü tatlı yonca samanı yiyip kan kaybından ölüyordu. Sebep, kanın pıhtılaşmasını önleyen dikumarol adlı doğal bir maddeydi; bu madde üzerine yapılan araştırmalar, önce fare zehri olarak satılan varfarini doğurdu.

Şubat 1933’te Wisconsin’li çiftçi Ed Carlson, ölü bir düve, pıhtılaşmayan kanla dolu bir süt güğümü ve bir yığın bozuk samanla tipinin içinde yaklaşık 300 kilometre yol yapıp Madison’daki Wisconsin Üniversitesi’ne geldi. Biyokimyacı Karl Paul Link sorunun peşine düştü ve ekibi 1940’a gelindiğinde suçlu maddeyi, dikumarolü ayırmayı başardı. Ekibin ürettiği daha güçlü bir benzerine, çalışmayı finanse eden Wisconsin Alumni Research Foundation’ın baş harflerinden esinlenerek varfarin adı verildi. İlaç 1948’den itibaren önce fare zehri olarak satıldı, çünkü onu yiyen fareler iç kanamadan ölüyordu; 1954’te insanlarda kullanılması onaylandı. Başkan Eisenhower’a 1955’teki kalp krizinden sonra verilmesi halkın güvenini artırdı. Özenle ayarlanmış dozlarda bugün de milyonlarca insanda felci ve tehlikeli pıhtıları önlüyor.

MerakTeknoloji

Kimyager Harry Coover’ın ekibi 1942’de silah nişangâhları için şeffaf bir plastik ararken her şeye yapışan bir madde üretti ve onu işe yaramaz diye bir kenara koydu. Coover 1951’de aynı maddeyle yeniden karşılaşınca bunun anında yapışan bir tutkal olduğunu anladı: bugün Japon yapıştırıcısı dediğimiz şey.

Bu madde bir siyanoakrilattı: En ufak nemle, hatta ciltteki ya da havadaki suyla karşılaşınca saniyeler içinde sertleşen bir sıvı. Coover 1951’de Tennessee’deki Eastman Kodak laboratuvarında, jet uçaklarının kokpit camları için ısıya dayanıklı plastikleri deneyen bir ekibin başındaydı. Ekipteki bir kimyager pahalı bir laboratuvar aletinin parçalarını bu maddeyle birbirine yapıştırıp aleti kullanılmaz hâle getirince Coover, ısı ya da baskı gerektirmeyen bir yapıştırıcı bulduklarını fark etti. Kodak onu 1958’de Eastman 910 adıyla satışa çıkardı. Vietnam Savaşı’nda sıhhiyeciler, yaralı askerlerin kanamasını hastaneye ulaşana kadar yavaşlatmak için siyanoakrilat spreyi kullandı. Benzer yapıştırıcılarla bugün de kesikler ve ameliyat yaraları kapatılıyor.

MerakTarih

1858’in sıcak yazında Londra’nın lağım sularıyla dolan Thames Nehri öyle koktu ki Parlamento, kokuyu kesmek için perdelerini bir dezenfektan olan kireç kaymağına batırdı. “Büyük Koku” diye anılan bu olay, milletvekillerinin yeni bir kanalizasyon sistemini yalnızca 18 günde onaylamasını sağladı.

Londra’nın tuvaletleri ve lağımları yıllarca doğrudan Thames’e akıyordu; kolera on binlerce kişinin ölümüne yol açmıştı. Hekimlerin çoğu hastalığın kötü kokulu havadan yayıldığına inanıyordu; buna miasma kuramı denir. Haziran 1858’in sıcağında Parlamento çalışamaz hâle geldi, meclisin Oxford’a ya da St Albans’a taşınması bile konuşuldu. Ardından mühendis Joseph Bazalgette 132 kilometre uzunluğunda büyük tuğla ana kanallar ve yaklaşık 1.800 kilometrelik sokak kanalizasyonu yaptı; atıklar kentin doğusuna, uzağa taşındı. Bazalgette’in boruları hesapların gerektirdiğinden çok daha geniş yaptığı anlatılır; bu da sistemin büyüyen Londra’ya yetmesini sağladı. Kötü havayı gidermek için kurulan sistem, lağımı içme suyundan da uzak tuttu. Londra’daki son kolera salgını, 1866’da henüz sisteme bağlanmamış bir bölgede yaşandı.

MerakSağlık

Londralı hekim John Snow, 1854’te Soho’daki bir kolera salgınında ölenleri haritaya işledi ve ölümlerin Broad Street’teki tek bir su pompasının çevresinde toplandığını gördü. Yetkilileri pompanın kolunu söktürmeye ikna etti ve koleranın kirli suyla bulaştığına dair güçlü bir kanıt ortaya koydu.

Salgında 600’den fazla kişi öldü; bunların 300’ü aşkını ilk on günde hayatını kaybetti. Hekimlerin çoğu o dönem hastalığı çürüyen maddelerden yayılan kötü havaya, yani “miasma”ya bağlıyordu. Anestezinin öncülerinden de olan Snow, her ölüm için bir çizgi çektiği bir harita hazırladı ve mahallenin papazı Henry Whitehead’in yardımıyla ailelerle konuştu. Yakındaki bira fabrikasında su yerine bira içen işçilerin hastalanmadığını fark etti. Pompanın kolu 8 Eylül’de söküldü, ama salgın zaten geriliyordu. Whitehead daha sonra büyük olasılıkla kaynağı da buldu: Kuyunun bir metre kadar yakınındaki bir fosseptik çukuruna, hasta bir bebeğin bezlerinin yıkandığı su akmıştı. Yetkililer kolu yeniden taktı ve Snow’un görüşünü reddetti. Snow 1858’de, fikri kabul görmeden öldü.

MerakSağlık

Viagra aslında Pfizer’ın anjina, yani kalp damarlarının daralmasından kaynaklanan göğüs ağrısı için geliştirdiği sildenafil adlı bir ilaçtı. 1990’ların başında Galler’de gönüllüler üzerinde denendiğinde göğüs ağrısına pek yaramadı; ama beklenmedik bir yan etkisi vardı ve Pfizer ilacı sertleşme bozukluğunun tedavisine yöneltti.

Sildenafili, Pfizer’ın İngiltere’nin Kent bölgesindeki Sandwich araştırma merkezinde Simon Campbell’ın yönettiği bir ekip geliştirdi. İlaç damar duvarlarındaki kasları gevşetip damarları genişletiyor; amaç kalbe giden kanı artırmaktı. İlki Swansea’daki Morriston Hastanesi’nde yapılan denemelerde ilacın anjinaya pek etkisi görülmedi; buna karşılık erkek gönüllüler yan etki olarak sertleşme bildirdi. Sık anlatılan bir hikâyeye göre bazı gönüllüler ellerinde kalan hapları geri vermek istememişti. Pfizer yön değiştirdi ve ilaç 1998’de Viagra adıyla onaylandı. Sildenafil bugün Revatio adıyla, akciğer atardamarlarındaki basıncın tehlikeli ölçüde yükseldiği pulmoner arteriyel hipertansiyonun tedavisinde de kullanılıyor.

AzimSanat

Henri Matisse 1941’de, 71 yaşındayken kanser ameliyatı geçirdi ve sonrasında çoğu zaman yatağından ya da tekerlekli sandalyesinden çalıştı. Kesilmiş kâğıdı 1930’lardan beri resimlerini tasarlarken kullanıyordu; sonraki yıllarda onu asıl malzemesi yaptı. Boyalı kâğıtlardan makasla biçimler kesti ve kariyerinin en cesur işlerinden bazılarını böyle üretti.

Matisse 1941’de karın bölgesindeki kanser nedeniyle ameliyat oldu ve ardından gelen komplikasyonlarla ölümden döndü; sonraki yıllarına “ikinci hayatım” diyordu. Asistanları büyük kâğıtları opak bir sulu boya olan guaşla boyuyor, o da bu kâğıtlardan taslak çizmeden biçimler kesiyor, sonra Nice ve Vence’taki odalarının duvarlarında nereye iğneleneceklerini söylüyordu. Buna “makasla çizim” diyordu, çünkü tek bir kesiş hem çizgiyi hem rengi birlikte veriyordu. Bu dönemin işleri arasında Jazz kitabı (1947), Mavi Çıplaklar (1952) ve bugün Tate Modern’de bulunan Salyangoz (1953) var. Vence’taki Rosaire Şapeli’ni de o tasarladı. 1954’te öldü.

AzimSanat

Romatoid artrit, Pierre-Auguste Renoir’ın ellerini fırçayı kavrayamayacağı kadar çarpıttı. Renoir yaklaşık yirmi yıl daha resim yapmayı sürdürdü; fırçalar sargılı parmaklarının arasına yerleştiriliyordu.

Romatoid artrit, bağışıklık sisteminin eklemlere saldırdığı, ağrıya ve zamanla şekil bozukluğuna yol açan bir hastalıktır. Renoir’da 1892 dolaylarında başladı. Altmışlı yaşlarına geldiğinde eklemleri kaskatı kesilip eğrilmişti; son yıllarında tekerlekli sandalye kullandı. 1907’de Akdeniz kıyısındaki Cagnes-sur-Mer’de Les Collettes adlı eve taşındı. Asistanları derisini korumak için ellerini sarıyor, fırçayı parmaklarının arasına yerleştiriyordu; o da kolunu ve omzunu oynatarak resim yapıyordu. 1913’ten itibaren genç heykeltıraş Richard Guino’nun ellerini yönlendirerek heykel de yaptı. Acıya rağmen neden resim yapmayı sürdürdüğü sorulduğunda, “Acı geçer, güzellik kalır” dediği anlatılır.