Zihnimizi tanımak

Zihin

Dikkat, hafıza, duygular ve alışkanlıklar. Düşünme biçimimiz üzerine bilgiler ve bakış açıları.

Bu konudaki kartlarSayfa 7Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
DinginlikDil

Toki Pona, Kanadalı dilbilimci Sonja Lang’in icat edip 2001’de internette paylaştığı bir dildir ve yalnızca 120-140 kadar temel sözcükle idare eder. Geri kalan her şey bu sözcükler birleştirilerek anlatılır: Örneğin arkadaşa “iyi insan” denir.

Lang, Toki Pona’yı biraz da hayatının zor bir döneminde kendi düşüncelerini sadeleştirmek için yarattı; Taoculuğun sadelik anlayışından da esinlendi. Dilin adı “iyi dil” ya da “sade dil” demektir. Sözcüklerin çoğu birbirine yakın birkaç anlam taşır: “Moku” hem yiyecek hem yemek yemek hem de içmek anlamına gelir. Sözcük sayısının kesin olmamasının nedeni şu: Lang’in 2014’te yayımladığı Toki Pona: The Language of Good adlı kitapta 120 kadar sözcük vardı; 2021’de konuşanların dili gerçekte nasıl kullandığına dayanan bir sözlük bunlara yenilerini ekledi. Toki Pona’nın internette küçük ama canlı bir topluluğu var; 2022’de uluslararası ISO dil listesinde “tok” koduyla kendine ait bir yer edindi.

MerakSanat

Edvard Munch’ın Çığlık’ı tek bir tablo değildir: Norveçli ressam, kan kırmızısı bir gökyüzünün altındaki aynı figürü 1893’te ve 1910’da iki kez boyayla, iki kez de pastelle yaptı; bir de taş baskısını hazırladı.

Munch, tablonun doğduğu anı “Nice, 22 Ocak 1892” başlıklı bir günlük notunda anlatır: Oslo yakınlarında gün batımında yürürken doğanın içinden büyük bir çığlığın geçtiğini hissetmiştir. Yani çığlık manzaraya aittir; figür bağırmıyor, o çığlığı duyup kulaklarını kapatıyor. 1893 tarihli resim Norveç Ulusal Müzesi’nde, 1910 tarihli resim ile bir pastel ise Oslo’daki Munch Müzesi’ndedir. 1893 tarihli resmin üzerinde, ancak bir delinin yapabileceğini söyleyen soluk bir kurşun kalem notu vardır. Ulusal Müze 2021’de yazının Munch’ın kendi el yazısı olduğunu doğruladı; not büyük olasılıkla eleştirmenler esere saldırdıktan sonra eklenmişti. Özel koleksiyondaki tek sürüm olan 1895 tarihli pastel, 2012’de yaklaşık 120 milyon dolara satıldı; bu, o güne kadarki müzayede rekoruydu.

DinginlikMüzik

John Cage’in 1952’de ilk kez seslendirilen 4′33″ adlı eseri, icracılardan dört dakika otuz üç saniye boyunca hiçbir şey çalmamalarını ister. Dinleyicinin o sırada duyduğu öksürükler, hışırtılar ve yağmur, müziğin ta kendisi olur.

İlk seslendirmeyi piyanist David Tudor, 29 Ağustos 1952’de New York eyaletindeki Woodstock yakınlarında, ormana açılan ahşap bir salon olan Maverick Concert Hall’da yaptı. Üç bölümün her birinin başında piyanonun klavye kapağını kapattı, sonunda açtı; tek bir nota bile çalmadı. Cage sonradan, ilk bölümde rüzgârı, ikincisinde çatıya vuran yağmuru, üçüncüsünde de konuşan ya da salondan çıkıp giden dinleyicileri duyduğunu anlatacaktı. Fikir biraz da Harvard’daki yankısız odayı, yani bütün sesleri emecek biçimde yapılmış bir odayı ziyaretinden doğmuştu: Cage orada bile iki ses duymuştu, kendi sinir sistemini ve kan dolaşımını. Vardığı sonuç şuydu: Gerçek sessizlik yoktur, yalnızca bizim çıkarmayı amaçlamadığımız sesler vardır.

AzimZihin

Brezilyalı psikiyatr Nise da Silveira, Rio de Janeiro’daki hastalarına lobotomi ve elektroşok uygulamayı reddetti. 1946’dan itibaren onlara resim ve kil atölyeleri açtı; hastaların burada yaptığı işler, 1952’de kurulan Bilinçdışı İmgeleri Müzesi’nin temelini oluşturdu.

Da Silveira 1926’da Bahia’da tıp fakültesini bitirdi; 157 mezunun arasındaki tek kadındı. Rio’daki bir devlet psikiyatri hastanesinde ergoterapi, yani uğraşı terapisi bölümünü yönetti; burada hastalar el işi ve sanat gibi etkinliklerle tedavi ediliyordu. Resmi bir oyalanma değil, yaşadıklarını sözle anlatmakta zorlanan hastaları anlamanın bir yolu olarak görüyordu. 1956’da taburcu olan hastaların hastane dışındaki hayata alışırken sanat üretmeyi sürdürebilecekleri Casa das Palmeiras adlı bir ayakta tedavi merkezi açtı. Carl Jung’la mektuplaştı ve 1968’e kadar Rio’daki C. G. Jung Çalışma Grubu’na başkanlık etti. Brezilya 2022’de adını ülkenin resmî Ulusal Kahramanlar Kitabı’na yazdı.

DinginlikTarih

Sanayi öncesi Avrupa’da pek çok insan geceyi iki parça hâlinde uyurdu: “ilk uyku” ile “ikinci uyku” arasında bir saat, bazen daha uzun süre uyanık kalırdı. Tarihçi A. Roger Ekirch bu düzene dair 500’den fazla kayıt buldu; ne kadar yaygın olduğu ise hâlâ tartışılıyor.

Ekirch bu kayıtları günlüklerde, mahkeme tutanaklarında, tıp kitaplarında ve edebiyatta buldu: insanlar ilk uykudan sonra kalkıp dua ediyor, sohbet ediyor, iş görüyor ya da sadece dinleniyor, sonra yeniden yatıyordu. Ekirch’e göre bu düzeni yapay aydınlatma ve değişen gündelik alışkanlıklar ortadan kaldırdı. 1992’de psikiyatr Thomas Wehr gönüllüleri bir ay boyunca her gece 14 saat karanlıkta tuttu; katılımcıların uykusu kısa sürede dörder saatlik iki parçaya bölündü, arada uyanık kaldıkları bir süre oluştu. Öte yandan elektriğin olmadığı üç toplumu, Tanzanya, Namibya ve Bolivya’daki toplulukları inceleyen 2015 tarihli bir araştırma, buradaki insanların geceyi tek parça uyuduğunu buldu. Ekirch bu sonuca itiraz ediyor.

DinginlikDil

Japonların ichi-go ichi-e sözü kabaca “bir kez, bir buluşma” demektir ve çay seremonisinden gelir: aynı insanlar yeniden bir araya gelse bile her buluşma tektir, aynen tekrarlanamaz.

Düşünce 16. yüzyılın çay ustası Sen no Rikyū’ya dayanır. Öğrencisi Yamanoue Sōji, konukların ev sahibine, bu buluşma ömürde bir kez yaşanacakmış gibi davranması gerektiğini yazmıştı. 1858’de hem çay ustası hem de şogunluk hükûmetinin başındaki devlet adamı olan Ii Naosuke, çay üzerine yazdığı bir kitapta sözü bugünkü dört karakterli biçimine kavuşturdu; aynı ev sahibi ve konuklar yeniden buluşsa bile geçmiş bir buluşmanın aynen yaşanamayacağını anlattı. Bugün bu söz çay odasının çok dışında da, her karşılaşmanın değerini bilmek için kullanılıyor.

DinginlikZihin

Haftada bir kez 15 dakika yürüyen ve yürürken onları huşuyla dolduran şeylere dikkat eden yaşlılar, sekiz hafta içinde daha çok sevinç, gündelik hayatta da daha az sıkıntı bildirdi. 60 kişilik bu 2020 çalışmasında katılımcılar, yürüyüşte çektikleri özçekimlerde kendilerine giderek daha az yer verdi.

Huşu, bir dağ manzarası ya da yıldızlarla dolu bir gökyüzü gibi insanın bir bakışta kavrayamayacağı kadar büyük bir şeyin karşısında duyduğu histir. California Üniversitesi San Francisco’dan sinirbilimci Virginia Sturm ve ekibi, sağlıklı yaşlı gönüllüleri rastgele iki gruba ayırdı. Birinci gruptan yürürken huşu uyandıran şeyler aramaları istendi, ikinci grup yalnızca yürüdü. İki grup da her yürüyüşte kendi fotoğrafını çekti. Zamanla huşu grubunun özçekimlerinde manzara büyüdü, kişinin kendisi küçüldü; yüzlerindeki gülümseme de belirginleşti. Kaygı ve depresyon ölçümleri ise iki grupta da değişmedi. Yani çalışma bir tedavi değil, ruh hâline her gün küçük bir katkı olduğunu gösteriyor.

DinginlikZihin

Kuş görmek ya da sesini duymak, saatlerce süren daha iyi bir ruh hâliyle ilişkili. 1.292 kişiyle akıllı telefon üzerinden yapılan 2022 tarihli bir çalışmada, o an kuş gördüğünü ya da duyduğunu bildirenler, saatler sonraki yoklamada da kendilerini daha iyi hissettiklerini söyledi.

Çalışmada, King’s College London’da geliştirilen Urban Mind uygulaması kullanıldı. Uygulama gün içinde birkaç kez katılımcılara o an ne gördüklerini, ne duyduklarını ve nasıl hissettiklerini soruyor. Soruyu o anda sormak, insanların ruh hâllerini sonradan hatırlarken yaptıkları yanılgıların önüne geçiyor. Nisan 2018 ile Ekim 2021 arasında 1.292 katılımcı bu sorulara toplam 26.856 kez cevap verdi. Kuşlarla karşılaşmanın iyi etkisi hem sağlıklı insanlarda hem de dünyada en yaygın ruhsal hastalık olan depresyon tanısı almış kişilerde görüldü. Ancak araştırmacılar bir deney yapmadı, yalnızca gözlem yaptı. Bu yüzden iyileşmenin kuşlardan kaynaklandığı kanıtlanmış değil; kuşların bulunduğu yerler başka açılardan da daha hoş olabilir.

DinginlikZihin

Yürümek yeni fikir bulmayı kolaylaştırıyor: 2014’te yayımlanan Stanford deneylerinde katılımcılar yürürken, otururken olduğundan ortalama yüzde 60 kadar daha fazla yaratıcı fikir üretti. Fark en çok, sıradan bir eşyanın alışılmadık kullanımlarını bulmak gibi pek çok olası cevabı olan görevlerde görüldü.

Psikologlar Marily Oppezzo ve Daniel Schwartz, 176 kişiyle dört deney yaptı. Ana testte katılımcılardan sıradan bir eşya için akıllarına gelen bütün kullanım alanlarını saymaları istendi. Bu test “ıraksak düşünme”yi, yani tek bir doğru cevap yerine pek çok seçenek üretme becerisini ölçer. Yürümek katılımcıların yüzde 81’inin puanını yükseltti. Açık havada yürüyenlerle boş bir duvara bakarak koşu bandında yürüyenler arasında bu açıdan fark yoktu; demek ki etkiyi manzara yaratmıyordu. Üstelik yürüyüşten sonra oturunca da etki bir süre devam etti. Tek doğru cevabı olan bulmacalarda, psikologların “yakınsak düşünme” dediği türde ise yürümenin faydası çok daha azdı: Bu görevlerde katılımcıların yalnızca yüzde 23’ü daha iyi sonuç aldı.

DinginlikZihin

Müzik parçaları arasındaki sessizlik, bedeni müziğin kendisinden daha çok dinlendirebilir. 2006’da 24 kişiyle yapılan bir çalışmada hızlı müzik nabzı, tansiyonu ve solunumu artırdı; iki dakikalık arada ise üçü de düştü, hatta müzik başlamadan önce ölçülen düzeyin altına indi.

İtalya’daki Pavia Üniversitesi’nden hekim Luciano Bernardi, Cesare Porta ve Peter Sleight ile birlikte 12 aktif müzisyeni ve müzik eğitimi almamış, aynı yaştan 12 kişiyi inceledi. Her katılımcı rap, tekno, Hint ragası ve klasik müzik gibi altı farklı türü rastgele bir sırayla dinledi; parçaların arasına rastgele bir noktada iki dakikalık bir sessizlik kondu. Belirleyici olan tür değil tempoydu: Hızlı müzik ve basit ritimler bedeni en çok uyardı, yavaş ya da meditatif müzik ise sakinleştirdi. Müzisyenlerin solunumu tempoya ötekilerden daha yakından uydu. Araştırmacılar müzikle sessizliği art arda kullanmanın stresle başa çıkmaya yardımcı olabileceğini öne sürdü; ama küçük bir laboratuvar çalışması ancak bir başlangıçtır.

DinginlikKültür

Japonca “inemuri”, çoğu zaman “orada bulunurken uyumak” diye çevrilir: Toplantıda ya da başka bir iş ve sosyal ortamda kısa süre uyuklayan kişi, o ortamın parçası sayılmaya devam eder. Bu, herhangi bir yerde uyuyakalmak demek değildir; uyuyan kişinin gerektiğinde hemen kendine gelip ortama dönmesi beklenir.

Kelime Japoncada 居眠り diye yazılır: “i” orada bulunmak, “nemuri” ise uyku demektir. Cambridge Üniversitesi’nde Japon toplumunu inceleyen ve Japonya’da uyku üzerine pek çok çalışma yayımlayan Brigitte Steger, “inemuri”nin yazısız kurallara bağlı olduğunu anlatır. Kişinin mevkii ne kadar yüksekse uyuklaması da o kadar hoş görülür. Uzun bir oturumda başı düşen kıdemli bir yönetici ya da milletvekili, kendini işine adamış, yorgunluktan bitap düşmüş biri olarak bile görülebilir; genç bir çalışana ise bu kadar hoşgörü gösterilmez. Uyuyan kişinin düzgün oturması ve seslenildiğinde cevap verebilecek kadar “orada” kalması beklenir. Kalabalık banliyö trenlerinde sık görülür, ama iş yerinde bir erdem sayılmaz; yalnızca hoş görülen bir alışkanlıktır.

DinginlikZihin

Orman anaokulları, genellikle üç ile altı yaş arasındaki çocuklar için ormanı ya da başka doğal alanları asıl sınıf olarak kullanan okul öncesi programlardır. Çocuklar çoğu zaman günün büyük bölümünü, yağmurda ve soğukta da dışarıda geçirir.

Fikrin kaynağı genellikle Danimarkalı Ella Flatau olarak gösterilir. Flatau 1950’lerin başında evinin yakınındaki ormanda çocuklarla vakit geçirmeye başladı; komşuların ilgisi bu buluşmaları düzenli bir anaokuluna dönüştürdü. Almanya’da 1968’den beri resmî olmayan doğa anaokulları vardı, ama orman anaokulları ancak 1993’te resmî bir çocuk bakım biçimi olarak tanındı ve böylece devlet desteği alabilir hâle geldi. Sayıları 2005’te 450 civarındayken 2017’de 1.500’ü aştı. Model zamanla İsveç’e, İngiltere’ye, ABD’ye ve başka ülkelere de yayıldı; bazı yerlerde “orman okulu” adıyla anılıyor. Çoğunun en kötü hava için bir kulübesi ya da barınağı vardır, ama gün dışarıda oyunun etrafında şekillenir; yetişkinler oyunu yönetmez, destekler.

DinginlikZihin

Japon demiryolu çalışanları sinyalleri, göstergeleri ve kapıları parmaklarıyla gösterip gördüklerini yüksek sesle söyler. “Göster ve söyle” anlamına gelen bu kontrol yöntemine shisa kanko denir. Japonya Demiryolu Teknik Araştırma Enstitüsü’nün 1994’teki deneyinde yöntem, basit bir görevdeki hataları neredeyse yüzde 85 azalttı.

Bu alışkanlık 1900’lerin başında Japon buharlı lokomotiflerinde, makinistlerle ateşçilerin sinyalleri birbirlerine seslenerek bildirmesiyle başladı; parmakla gösterme birkaç on yıl sonra eklendi. Mantığı şu: Yalnızca gözle yapılan alışılmış bir kontrol fark edilmeden geçip gidebilir, oysa parmakla göstermek ve sesli söylemek beynin onu gerçekten kaydetmesini sağlar. Sık aktarılan yüzde 85’lik rakam, Japonya Demiryolu Teknik Araştırma Enstitüsü’nün kontrollü bir deneyinden geliyor; demiryolu ağındaki kaza istatistiklerinden değil. Yöntem Japonya dışına da yayıldı: New York metrosu, tren kapılarının erken açıldığı olayların ardından 1996’da yöntemin bir biçimini benimsedi; Toronto’nun toplu taşıma sistemleri de kullanıyor. Pilotların talimatları sesli tekrar etmesi de benzer bir alışkanlıktır.

MerakZihin

İnsanın dikkat süresinin sekiz saniyeye inip bir Japon balığınınkinden bile kısaldığı iddiası, 2015 tarihli bir pazarlama raporundan yayıldı. Rapordaki rakamın dayandığı bir araştırma ise hiçbir zaman bulunamadı.

Rakam, Microsoft Kanada’nın reklam ekibinin 2015’te yayımladığı bir raporda geçiyordu. Rapor bu bilgiyi Statistic Brain adlı bir istatistik sitesine dayandırıyordu; site ise ardında izi sürülebilecek hiçbir araştırma göstermiyordu. BBC gazetecisi Simon Maybin 2017’de rakamın izini sürdü; ne insanın dikkat süresini sekiz saniye olarak ölçen bir araştırma bulabildi ne de Japon balıklarının dikkatinin yalnızca dokuz saniye sürdüğünü gösteren bir çalışma. Psikologlar dikkati tek bir sayıyla ifade etmez. Bir işe odaklanmak, yeni bir şeyi fark etmek ve bir bilgiyi akılda tutmak farklı yöntemlerle ölçülür; hepsi de yapılan işe, ortama ve konunun ne kadar ilgi çekici olduğuna göre büyük ölçüde değişir. Sıkıcı bir işte dikkat dakikalar içinde dağılabilir, sürükleyici bir işte saatlerce sürebilir.

MerakZihin

Mozart dinlemenin insanı daha zeki yaptığı fikri, yani “Mozart etkisi”, yalnızca 36 üniversite öğrencisiyle yapılan 1993 tarihli bir çalışmadan doğdu. Bir Mozart sonatı dinleyen öğrencilerin uzamsal düşünme puanları sadece 10-15 dakikalığına yükseldi; sonraki incelemeler zekâda kalıcı bir artış bulmadı.

Frances Rauscher, Gordon Shaw ve Catherine Ky çalışmayı Nature dergisinde yayımladı. Öğrenciler on dakika boyunca ya Mozart’ın İki Piyano İçin Re Majör Sonatı’nı ya bir rahatlama kaydını dinledi ya da sessizlikte bekledi; ardından Stanford-Binet zekâ testinden alınmış kâğıt katlama ve kesme bulmacalarını çözdü. Mozart dinleyenler daha iyi sonuç aldı, ama yalnızca kısa bir süre için. Çalışmada bebek ya da çocuk yoktu, genel zekâ da ölçülmedi. Basında ve piyasada bu sonuç, klasik müziğin çocukları daha zeki yaptığı vaadine dönüştü. 1998’de Georgia Valisi Zell Miller, eyalette doğan her bebeğe bir klasik müzik kaydı vermek için yılda 105.000 dolar ayrılmasını önerdi. Sonraki analizler en fazla küçük ve kısa süreli etkiler buldu; bunun en olası nedeni, canlı müziğin ruh hâlini ve dikkati bir süreliğine yükseltmesi.

MerakBilim

2025’te beş kişi, “olo” adı verilen ve doğadaki hiçbir renkte görülmeyen canlılıkta bir mavi-yeşil gördü. Berkeley’deki araştırmacılar bu rengi, retinadaki hücrelere tek tek lazer tutup yalnızca gözün “yeşil” koni hücrelerini uyararak elde etti. Doğal ışık bunu yapamaz.

Göz renkleri üç tür koni hücresiyle görür. Bunlar kısa, orta ve uzun dalga boylarına duyarlıdır ve kabaca mavi, yeşil ve kırmızı diye anılır. Duyarlılıkları birbiriyle örtüştüğü için doğadaki ışık orta dalga boyuna duyarlı “M” konilerini uyardığında komşu konileri de uyarır. California Üniversitesi Berkeley’den Ren Ng ve Austin Roorda’nın yönettiği ekip, her katılımcının retinasında küçük bir bölgedeki konileri tek tek haritaladı, gözün hareketini izledi ve yalnızca M konilerine minik lazer atımları gönderdi. Çalışma Nisan 2025’te Science Advances dergisinde yayımlandı. Renk adını 0-1-0 dizisinden alır: Yalnızca ortadaki koni türü uyarılmıştır. Bir ekranın gösterebileceği en yakın renk koyu bir turkuazdır, ama katılımcılar “olo”nun çok daha canlı olduğunu söyledi.

AzimEdebiyat

Yüzleşilen her şey değiştirilemez; ama yüzleşilmeden hiçbir şey değiştirilemez.

Amerikalı romancı ve deneme yazarı James Baldwin (1924–1987) bu cümleyi, Ocak 1962’de The New York Times Book Review’da yayımlanan “As Much Truth As One Can Bear” (“Katlanılabildiği Kadar Gerçek”) adlı denemesinde yazdı. Konusu romancılardı: Döneminin Amerikalı yazarlarının kendi ülkelerine dürüstçe bakmaktan kaçındığını savunuyordu. Cümle kendi üstüne döner, “her şey” ikinci yarıda “hiçbir şey” olur. Verdiği söz de mütevazıdır: Bir sorunla yüzleşmek değişimi garanti etmez, ama yüzleşmeden hiçbir şey değişmez. Bugün edebiyatın çok ötesinde, özellikle ırk ve adalet tartışmalarında sıkça alıntılanıyor.

DinginlikEdebiyat

Bazı yıllar soru sorar, bazı yıllar cevap verir.

Zora Neale Hurston (1891–1960), Harlem Rönesansı’nın önde gelen Amerikalı romancı ve antropoloğudur; Amerika’nın güneyinde siyahların halk anlatılarını derlemiştir. Bu cümle, en tanınmış romanı Their Eyes Were Watching God’ın (Gözleri Tanrı’yı İzliyordu, 1937) üçüncü bölümünü açar. Romanın kahramanı Janie henüz genç bir kızdır; büyükannesi, onu koruyacağına inandığı için Janie’yi yaşlıca bir çiftçi olan Logan Killicks’le evlendirir. Janie evlendikten sonra aşkın da geleceğini umar, ama gelmez. Roman, iki evlilik daha ve zorla kazanılmış kendi sesi üzerinden, Janie’ye cevap veren yılları anlatır.

DinginlikEdebiyat

Tek gerçek keşif yolculuğu, Sonsuz Gençlik’in tek pınarı, yabancı ülkelere gitmek değil, başka gözlere sahip olmak olurdu.

Marcel Proust (1871–1922) bu cümleyi, Kayıp Zamanın İzinde romanının ölümünden sonra, 1923’te yayımlanan beşinci cildi Mahpus’ta yazdı. Anlatıcı, hayalî bir besteci olan Vinteuil’ün müziğini dinlerken büyük sanatçıların dünyayı bir başkasının, sonra yüz başka insanın gözünden görmemizi sağladığını düşünür; her biri ayrı bir evren gösterir. Proust’un kastettiği yolculuk seyahat değil, sanattır. İnternette dolaşan “Gerçek keşif yolculuğu yeni manzaralar aramak değil, yeni gözlere sahip olmaktır” cümlesi, sonradan yapılmış bir özetlemedir ve çoğu zaman bir seyahat öğüdü gibi paylaşılır.

AzimEdebiyat

Söyle bana, bu biricik, dizginsiz ve değerli hayatınla ne yapmayı düşünüyorsun?

1984’te Pulitzer Ödülü’nü kazanan Amerikalı şair Mary Oliver (1935–2019), House of Light (1990) kitabındaki “The Summer Day” (“Yaz Günü”) şiirini bu soruyla bitirir. Şiir, dünyayı kimin yarattığını sorarak başlar, sonra şairin avucundan şeker yiyen tek bir çekirgeye yakından bakar. Oliver duanın tam olarak ne olduğunu bilmediğini, ama dikkat etmeyi ve bir günü kırlarda dolaşarak geçirmeyi bildiğini söyler. Soruyu ancak bundan sonra sorar. Böyle okununca soru bir başarı çağrısından çok, etrafına bakmaya bir davettir.

DinginlikEdebiyat

Yaşayabilmek için kendimize hikâyeler anlatırız.

Amerikalı deneme yazarı ve romancı Joan Didion (1934–2021), “The White Album” (“Beyaz Albüm”) denemesini bu cümleyle açar; deneme, 1979’da çıkan kitabına da adını verir. Deneme 1960’ların sonundaki Los Angeles’ı, Manson cinayetlerinden The Doors’a ve Kara Panterler’e kadar anlatır ve Didion’ın olayları artık hiçbir hikâyeye oturtamadığı bir dönemi konu alır. Didion, 1968 yazında hakkında yazılmış psikiyatri raporunu bile metne koyar. Cümle çoğu zaman bir teselli gibi alıntılanır; denemede ise, hayatımıza yön veren hikâyelerin her zaman ayakta kalmayabileceğine dair bir uyarıya daha yakındır.

AzimEdebiyat

Günlerimizi nasıl geçiriyorsak, hayatımızı da elbette öyle geçiririz.

Pilgrim at Tinker Creek ile 1975’te Pulitzer Ödülü’nü kazanan Amerikalı yazar Annie Dillard (1945 doğumlu), bu cümleyi yazmanın gündelik emeğini anlatan kısa kitabı The Writing Life’ta (Yazı Hayatı, 1989) yazdı. Pek alıntılanmayan bir sonraki cümle, şu saatle ve bir sonrakiyle ne yapıyorsak yaptığımız şeyin o olduğunu söyler. Dillard’ın derdi pratiktir: Bir düzen, günü kargaşadan ve anlık heveslerden korur; günleri yakalamak için kurulmuş bir ağ gibidir. Yazarlara, manzarası olmayan sade bir odada çalışmalarını da öğütler.

DinginlikEdebiyat

Mutlu olduğunuz anları fark etmenizi rica ediyorum; bir noktada haykırın, mırıldanın ya da sadece içinizden geçirin: “Buna güzel denmezse, neye denir bilmem.”

En çok Mezbaha No. 5 ile tanınan Amerikalı romancı Kurt Vonnegut (1922–2007), bu alışkanlığı amcası Alex’ten almıştı. Alex, insanların mutlu olduklarını pek fark etmediğini düşünürdü. Yaz günlerinde bir elma ağacının gölgesinde limonata içerken sohbeti bölüp ne kadar güzel olduğunu söylerdi. Vonnegut bu öğüdü yıllarca mezuniyet konuşmalarında tekrarladı; sağlığında yayımlanan son kitabı A Man Without a Country’de (Ülkesi Olmayan Bir Adam, 2005) de yazdı. Söz ondan gelince ayrı bir ağırlık taşır: Genç bir savaş esiriyken 1945’te Dresden’in yangın bombalarıyla yakılışından sağ çıkmıştı.

DinginlikEdebiyat

Hayat, insanın yaşadıkları değil, hatırladıkları ve onları anlatmak için nasıl hatırladığıdır.

Yüzyıllık Yalnızlık’ın yazarı, 1982 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Kolombiyalı Gabriel García Márquez (1927–2014), bu cümleyi anı kitabı Anlatmak İçin Yaşamak’ın (2002) başına koydu. Cümle okuru, ardından gelenlerin anlatılmak üzere biçimlendirilmiş anılar olduğu konusunda uyarır. Kitap 1950’de, annesinin o sırada 22 yaşındaki Gabriel’den aile evini satmak için onunla birlikte çocukluğunun geçtiği Aracataca’ya gitmesini istemesiyle açılır. García Márquez bu yolculuğu sonradan, ne yazacağını bulduğu an olarak görecekti.