Nasıl yaşamalı?

Felsefe

Hayat, insan davranışı ve anlam üzerine sorular. Farklı düşünürlerden sözler ve bakış açıları.

Bu konudaki kartlarSayfa 7Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
MerakFelsefe

Platon’un mağara alegorisinde, doğduklarından beri zincirli duran mahkûmlar yalnızca duvardaki gölgeleri görür ve gerçekliğin bundan ibaret olduğunu sanır. İçlerinden biri kurtulup güneşi gördüğünde gölgelerin birer kopya olduğunu anlar; ama geri dönünce ötekiler onunla alay eder.

Alegori, Platon’un MÖ 375 dolaylarında yazdığı Devlet’in yedinci kitabını açar ve Sokrates ile Platon’un kardeşi Glaukon arasında geçen bir konuşma biçimindedir. Mahkûmlar mağaranın dip duvarına dönük oturur; arkalarında bir ateş yanar ve ateşin önünden insanlar çeşitli nesneler taşır. Böylece mahkûmlar yalnızca kıpırdayan gölgeleri görür, yankıları duyar. Serbest kalan mahkûmun önce gözleri kamaşır, canı yanar; gerçek nesneleri ve en sonunda güneşi ancak yavaş yavaş görebilir. Güneş, Platon’un idealar kuramındaki en yüksek gerçekliği, İyi İdeası’nı temsil eder. Bu kurama göre gördüğümüz, sürekli değişen dünyanın ardında kusursuz ve değişmez idealar vardır. Mağaraya dönen kişi karanlıkta bocalar; ötekiler yolculuğun gözlerini bozduğunu söyler, hatta fırsat bulsalar onları kurtarmaya çalışanı öldürürler. Bu, Sokrates’in idamına açık bir göndermedir.

MerakFelsefe

MÖ 343’te Makedonya Kralı II. Filip, 13 yaşındaki oğluna, yani ileride Büyük İskender olacak prense öğretmen olarak filozof Aristoteles’i getirdi. Aristoteles iki üç yıl boyunca prense, bugün Yunanistan’ın kuzeyinde kalan Mieza’da ders verdi.

Aristoteles’in (MÖ 384–322) Makedon sarayıyla yakın bağları vardı: Babası Nikomakhos, Filip’in babası Kral III. Amyntas’ın hekimiydi. Aristoteles Mieza’da İskender’e ahlak, siyaset ve edebiyat öğretti; ileride Mısır’a kral olacak Ptolemaios gibi genç soylular da zaman zaman derslere katıldı. Yunan biyografi yazarı Plutarkhos’a göre İskender, Homeros’un İlyada’sının Aristoteles’in notlar düştüğü bir nüshasını seferlerde hançeriyle birlikte yastığının altında tutardı. Dersler, İskender 16 yaşında, babası seferdeyken Makedonya’nın yönetimini üstlenince sona erdi. İskender MÖ 336’da kral oldu ve on üç yılda Yunanistan’dan Hindistan’a uzanan bir imparatorluk kurdu. Aristoteles ise Atina’ya döndü ve MÖ 335’te kendi okulu Lykeion’u açtı. Sonraki yıllarda ikisinin arası soğudu.

AzimFelsefe

Büyük İskender, Sinoplu filozof Diyojen’le Korint’te karşılaşıp onun için ne yapabileceğini sorduğunda, Diyojen’in “Güneşimin önünden biraz çekil” dediği anlatılır.

Diyojen (yaklaşık MÖ 412–323), sikkelerle ilgili bir kalpazanlık skandalının ardından Karadeniz kıyısındaki Yunan kenti Sinope’den, yani bugünkü Sinop’tan ayrılıp Atina’ya yerleşti. Dilenerek yaşadı, büyük bir erzak küpünde uyudu, güpegündüz elinde yanan bir fenerle pazar yerinde dolaşıp “İnsan arıyorum” dedi. Kinik denen filozofların en ünlüsüydü. Bu ad Yunancada “köpek gibi” anlamına gelir; utanma bilmez yaşayışıyla alay etmek için takılmıştı, Diyojen ise onu gururla taşıdı. İskender’le karşılaşmasını Plutarkhos ve filozofların hayatlarını yazan Diogenes Laertios anlatır; ikisi de olaydan yüzyıllar sonra yazdığından ayrıntılar zamanla süslenmiş olabilir. Plutarkhos’a göre İskender, “İskender olmasaydım Diyojen olmak isterdim” demiştir. Sinop, 2006’da elinde feneri, yanında köpeğiyle bir Diyojen heykeli dikerek hemşehrisini anıyor.

DinginlikFelsefe

Stoacı filozoflar, elimizde olanla olmayanı kesin bir çizgiyle ayırdı. Yargılarımız, niyetlerimiz ve seçimlerimiz elimizdedir; sağlığımız, servetimiz, ünümüz ve başkalarının yaptıkları ise değildir. Onlara göre iç huzurun yolu, çabamızı elimizde olana yöneltmekten geçer.

Stoacılığı MÖ 300 dolaylarında Atina’da Kıbrıslı Zenon kurdu. Zenon derslerini Stoa Poikile’de, yani “Resimli Revak”ta verirdi; okul adını buradan aldı. Bu ayrımı en açık biçimde Epiktetos (yaklaşık MS 50–135) dile getirdi. Epiktetos, bugün Denizli’deki Pamukkale’nin hemen yanında kalan antik Hierapolis kentinde köle olarak doğdu; sonra özgürlüğüne kavuştu, önce Roma’da, ardından Yunanistan’da felsefe öğretti. Öğrencisi Arrianos derslerini yazıya geçirdi; Enkheiridion, yani El Kitabı, tam da bu ayrımla açılır. Epiktetos insanlardan sonuçları önemsememelerini değil, iç huzurlarını ellerinde olmayan şeylere bağlamamalarını istiyordu. Marcus Aurelius ondan beslendi. 20. yüzyılda bilişsel davranışçı terapinin öncüleri Albert Ellis ve Aaron Beck de insanı olaylardan çok, olaylar hakkındaki yargılarının üzdüğü fikrini ondan aldı.

MerakFelsefe

Friedrich Nietzsche 1882’de Şen Bilim’de “Tanrı öldü” diye yazarken bir kutlama yapmıyordu. Tanrı inancının artık Avrupa kültürünü bir arada tutmadığını, bu inanca dayanan ahlakın da dayanağını yitireceğini söylüyordu.

Alman filozof Nietzsche (1844–1900) bir Protestan papazın oğluydu. Ünlü sözü, güpegündüz elinde fenerle pazar yerine koşup Tanrı’yı arayan bir delinin ağzından söyletir. Çevrede duran inançsızlar ona güler; deli de onlara Tanrı’yı “bizim öldürdüğümüzü” söyler. Nietzsche’ye göre modern bilim ve düşünce, eski inancı ayakta tutmayı zorlaştırmıştı. Asıl kaygısı nihilizmdi, yani eski dayanak çöktüğünde hiçbir şeyin değeri kalmadığı duygusu. Böyle Buyurdu Zerdüşt’te (1883–1885) geliştirdiği yanıta göre insanlar değerlerini kendileri yaratmak zorunda kalacaktı; bu ideale Übermensch, yani “üstinsan” adını verdi. Söz, modern felsefenin en çok alıntılanan cümlelerinden biri oldu; Heidegger’den 1960’ların ilahiyatçılarına kadar pek çok düşünür anlamını tartıştı.

DinginlikFelsefe

Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkalarına yapma.

Konfüçyüs (MÖ 551–479), bugün Çin’in Shandong eyaletinde kalan Lu devletinde öğretmenlik ve devlet görevi yaptı. Seçme Konuşmalar’ın 15.24. bölümünde öğrencisi Zigong ona, bütün bir hayata yol gösterecek tek bir sözcük olup olmadığını sorar. Konfüçyüs “shu” der ve genellikle “karşılıklılık” ya da “başkasını gözetme” diye çevrilen bu sözcüğü bu cümleyle açıklar. Öğrencilerinin derlediği Seçme Konuşmalar, 1905’e kadar Çin’de devlet memurluğu sınavlarında okutuldu. Neyin yapılmaması gerektiğini söyleyen bu biçime bazen “Gümüş Kural” denir; “Altın Kural” ise başkalarına, sana nasıl davranılmasını istiyorsan öyle davranmayı öğütler. Türkçede “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” atasözü de benzer bir duyguyu dile getirir.

MerakFelsefe

Theseus’un Gemisi, Antik Yunan’dan kalma bir düşünce bulmacasıdır: Bir geminin bütün tahtaları yıllar içinde teker teker değiştirilirse, geriye kalan hâlâ aynı gemi midir? Filozoflar bu soruyla, bir şeyin zamanla değişse de nasıl “aynı şey” kalabildiğini tartışır.

Hikâye, MS 100 dolaylarında yazan Yunan yazar Plutarkhos’tan gelir. Girit’te Minotor’u öldüren efsanevi Atina kralı Theseus, yurduna otuz kürekli bir gemiyle dönmüştü. Atinalılar bu gemiyi yüzyıllar boyunca, MÖ 300 dolaylarına kadar, çürüyen tahtalarını yenileriyle değiştirerek korudu. Plutarkhos, filozofların daha o zaman bunun hâlâ aynı gemi olup olmadığını tartıştığını yazar. 1655’te İngiliz filozof Thomas Hobbes soruyu bir adım öteye taşıdı: Biri sökülen eski tahtaları saklayıp onlardan yeniden bir gemi yapsa, gerçek Theseus’un Gemisi hangisi olur? Soru gündelik örneklerde de karşımıza çıkar: Başı da sapı da yenilenmiş “dedenin baltası” ya da İngiliz komedi dizisi Only Fools and Horses’ta Trigger’ın süpürgesi. Trigger aynı süpürgeyi yıllardır kullandığını söyler, oysa başı da sapı da defalarca değişmiştir. Bu bulmaca, onarılan gemiler ve binalar için de, bir ömür boyunca değişen insanlar için de önemlidir.

DinginlikFelsefe

Sisifos’u mutlu düşünmek gerekir.

Bu cümle, Cezayir doğumlu Fransız yazar Albert Camus’nün (1913–1960) 1942’de yayımladığı Sisifos Söyleni denemesini kapatır. Camus, anlam arayan insanla ona hiçbir anlam sunmayan dünya arasındaki çatışmaya “uyumsuz” (absürt) der. Yunan mitolojisinde Korint kralı Sisifos ölümü kandırmış, ceza olarak da her seferinde geri yuvarlanan bir kayayı sonsuza dek tepeye itmeye mahkûm edilmiştir. Camus onu kayasına dönmek için yokuştan inerken düşünür: Yazgısının farkındadır ve boş bir umuda sığınmaz. Camus’ye göre bu açık gözlü direniş bir başkaldırıdır.

AzimFelsefe

Jean-Paul Sartre’ın ünlü “varoluş özden önce gelir” sözü, insanın önceden belirlenmiş bir amaçla doğmadığını anlatır: Önce var oluruz, sonra ne olacağımızı yaptığımız seçimlerle kendimiz belirleriz.

Fransız filozof Sartre (1905–1980), varoluşçuluğun en tanınmış adıydı; bu akım özgürlüğü ve kişisel sorumluluğu merkeze alır. Düşüncesini en bilinen biçimiyle 29 Ekim 1945’te Paris’te herkese açık bir konferansta anlattı; konuşma 1946’da Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir adıyla kitap oldu. Sartre bunu bir kâğıt açacağı örneğiyle açıklar: Açacağı yapan zanaatkâr, daha ortada açacak yokken onun ne işe yarayacağını bilir; yani açacağın özü, varlığından önce gelir. Sartre’a göre insan doğasını tasarlayan bir Tanrı olmadığı için insanın böyle önceden çizilmiş bir planı yoktur: Önce var oluruz, sonra kendimizi eylemlerimizle tanımlarız. Bu yüzden insanın “özgür olmaya mahkûm” olduğunu söyler: Seçmekten kaçamayız ve seçtiklerimizden sorumluyuz. Sartre sonradan bu konuşmayı fazla basit bulup ondan uzaklaştı; 1964’te ise Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddetti.

AzimFelsefe

Ockham’ın usturası, kanıtlara aynı ölçüde uyan iki açıklamadan daha az varsayım gerektirenle işe başlamayı öğütler. İlke adını 14. yüzyılda yaşamış İngiliz keşiş Ockhamlı William’dan alır.

Ockhamlı William (yaklaşık 1287–1347), Fransisken tarikatından bir İngiliz keşiş ve Orta Çağ’ın önde gelen mantıkçılarından biriydi. İlkeyi o kadar sık ve ustaca kullandı ki ilke onun adıyla anılır oldu. Oysa ilkeyi o bulmamıştı; benzer bir düşünceyi Aristoteles de savunmuştu. “Varlıklar gereğinden fazla çoğaltılmamalıdır” diye bilinen ünlü Latince kalıp da Ockham’ın günümüze ulaşan yazılarında geçmez; bu sözü 1639’da İrlandalı keşiş John Punch yazmıştır. “Ustura” benzetmesi, bir açıklamanın ihtiyaç duymadığı varsayımları tıraş edip atmayı anlatır. İlke bir kanıt değil, bir yol göstericidir; doğru açıklama bazen gerçekten karmaşıktır. Tıp öğrencilerine de bunun bir benzeri öğretilir: Toynak sesi duyduğunuzda zebrayı değil, atı düşünün.

DinginlikFelsefe

Epikuros’a göre mutluluk aşırılıkta değil, ölçülü hazlarda, dostlukta ve korkudan kurtulmakta yatar. Bu Yunan filozof MÖ 300 dolaylarında Atina’da ders veriyordu.

Epikuros (MÖ 341–270) Sisam Adası’nda doğdu. MÖ 306 dolaylarında Atina’da bahçeli bir ev satın alıp okulunu orada kurdu. Kısaca “Bahçe” diye anılan bu okul, o çağda pek görülmediği biçimde kadınları da kabul ediyordu. Epikuros’a göre hayatın amacı hazdı; ama haz derken bedende acının, zihinde kaygının olmamasını kastediyordu. Bu dinginliğe ataraksiya adını verdi. Ona ulaşmanın yolu sade yemek, dostluk ve ölüm ile tanrılar üzerine açık seçik düşünmekti. Bir mektubunda, aç bir insan için ekmekle suyun en büyük haz olduğunu yazar. Bir dostundan da, canı istediğinde ziyafet çekebilmek için küçük bir kap peynir istemişti. Sonraki yüzyıllarda eleştirmenler izleyicilerini zevk düşkünü diye gösterdi. İngilizcede “epicure” sözcüğünün iyi yemek meraklısı anlamına gelmesi de, Türkçede “epiküryen” denince keyfine düşkün birinin akla gelmesi de bundandır.

MerakFelsefe

Fransız filozof Simone de Beauvoir, 1949’da yayımladığı İkinci Cinsiyet’te, kadın olmayı yalnızca biyolojinin değil, yetiştirilme biçiminin, toplumsal rollerin ve kurumların da biçimlendirdiğini savundu.

Simone de Beauvoir (1908–1986) Fransız filozof ve romancıydı. Varoluşçuluğun önde gelen adlarındandı; bu felsefeye göre insan doğuştan belirlenmiş bir özle gelmez, kendini seçimleriyle yaratır. İkinci Cinsiyet’i yaklaşık 14 ayda yazdı ve 1949’da iki cilt hâlinde yayımladı. Kitabın en bilinen cümlesi olan “Kadın doğulmaz, kadın olunur” savını özetler: Toplum erkeği ölçü alır, kadını ise yalnızca erkeğe göre tanımlanan “öteki” olarak görür; eğitim, mitler, hukuk ve çalışma hayatı da kız çocuklarına bu rolü öğretir. Kitap Fransa’da ilk haftasında yaklaşık 22.000 adet sattı, Vatikan’ın yasak kitaplar listesine alındı ve 1960’lar ile 70’lerin feminist hareketinin temel metinlerinden biri oldu. Türkçede önce 1970’te “Kadın” adıyla çıktı; 2019’daki yeni çevirinin adı İkinci Cinsiyet’tir.

MerakFelsefe

Hannah Arendt “kötülüğün sıradanlığı” kavramını, Holokost’un başlıca Nazi örgütleyicilerinden Adolf Eichmann’ın 1961’deki davasını izledikten sonra ortaya attı. Eichmann’ın korkunç suçlarını sıradan bir büro işiymiş gibi, basmakalıp resmî sözlerle anlatması onu çok şaşırtmıştı.

Alman Yahudisi bir siyaset düşünürü olan Arendt (1906–1975), 1933’te Nazi Almanya’sından kaçtı ve 1941’de ABD’ye yerleşti. Eichmann, milyonlarca Yahudinin gettolara ve ölüm kamplarına sürülmesini yönetmişti; savaştan sonra Arjantin’e kaçmış, 1960’ta İsrailli ajanlarca yakalanmıştı. Arendt, Kudüs’teki davayı The New Yorker dergisi adına izledi. Yazıları 1963’te kitap olarak yayımlandı; kitap Türkçeye Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te adıyla çevrildi. Arendt “sıradanlık” derken suçların sıradan olduğunu söylemiyordu. Eichmann’ın ne bir canavara ne de bir fanatiğe benzediğini, yaptığı işin ne anlama geldiğini düşünmeyi bırakmış bir kariyerci gibi göründüğünü anlatıyordu. Kitap büyük tartışma yarattı. Sonraki tarihçiler, Eichmann’ın Arjantin’de yaptığı ses kayıtlarına dayanarak onun koyu bir Yahudi düşmanı olduğunu gösterdi. Eichmann 1962’de idam edildi.

MerakFelsefe

Tramvay problemi şunu sorar: Freni boşalmış bir tramvay raylardaki beş kişiye doğru ilerliyor. Makas kolunu çekip tramvayı yan yola saptırırsanız beş kişi kurtulacak, ama o yolda duran bir kişi ölecek. Kolu çeker miydiniz?

İngiliz filozof Philippa Foot, bu ikilemin bir biçimini 1967’de, kürtaj ve bazı insanlara zarar vererek başkalarını kurtarmanın ahlakı üzerine yazdığı bir makalede anlattı. Amerikalı filozof Judith Jarvis Thomson 1976’da ona “tramvay problemi” adını verdi, daha sonra da daha zor bir türünü ünlü yaptı: Bu kez kol yoktur; tramvayı durdurmanın tek yolu, bir köprünün üstünden iri yapılı bir adamı raylara itmektir. Sayılar aynıdır, ama kolu çekeceğini söyleyenlerin çoğu adamı itmeyi reddeder. Büyük bir çevrimiçi ankette her on kişiden dokuzu tramvayı saptırmayı kabul edilebilir buldu. 2001’den bu yana yapılan beyin görüntüleme çalışmaları da adamı itme seçeneğinin duyguları çok daha güçlü harekete geçirdiğini gösteriyor. Aynı soru bugün sürücüsüz otomobillerin nasıl programlanacağı tartışmasında da karşımıza çıkıyor: MIT’nin Moral Machine sitesi 233 ülke ve bölgeden yaklaşık 40 milyon karar topladı ve ülkeler arasında belirgin farklar buldu.

MerakFelsefe

Dilimin sınırları, dünyamın sınırları demektir.

Bu cümle, Ludwig Wittgenstein’ın (1889–1951) hayattayken yayımladığı tek felsefe kitabı Tractatus Logico-Philosophicus’taki 5.6 numaralı önermedir. Viyana doğumlu filozof kitabın taslağını, Birinci Dünya Savaşı’nda asker olarak savaşırken tuttuğu defterlere yazdı. Eser 1921’de Almanca, 1922’de İngilizce yayımlandı. Kitap numaralanmış kısa önermelerden oluşur. Temel düşüncesine göre anlamlı bir cümle, olası bir olgunun resmi gibidir. Bu şekilde resmedilemeyen şeyler, örneğin ahlak ya da hayatın anlamı, söylenemez; yalnızca gösterilebilir. Yani cümle, bildiğimiz kelimelerin sayısıyla ilgili değildir: Anlamlı biçimde söyleyebileceklerimin sınırı, düşünebildiğim dünyanın da sınırıdır. Wittgenstein sonraki yıllarda bu kitaptaki görüşlerinin çoğundan vazgeçti; yeni düşüncelerini topladığı Felsefi Soruşturmalar ölümünden sonra, 1953’te yayımlandı.

MerakFelsefe

MÖ 5. yüzyılda yaşamış Yunan filozof Elealı Zenon, hareketin imkânsız olduğunu savundu: Bir odayı geçmek için önce yolun yarısını, sonra kalanın yarısını, sonra onun da yarısını geçmek gerekir ve bu sonsuza dek sürer.

Zenon (yaklaşık MÖ 490–430), güney İtalya’daki Yunan kenti Elea’dandı. Gerçekliğin tek ve değişmez, hareketin ise bir yanılsama olduğunu öğreten Parmenides’in öğrencisiydi. Paradokslarıyla, harekete inanmanın daha da tuhaf sonuçlara yol açtığını göstermek istedi. Kendi kitabı kayıptır; görüşlerini daha çok Platon’dan ve onları Fizik adlı eserinde tartışan Aristoteles’ten biliyoruz. En ünlüsüne göre hızlı koşan Akhilleus, önden yola çıkan bir kaplumbağaya asla yetişemez: Kaplumbağanın bulunduğu yere her vardığında, kaplumbağa biraz daha ilerlemiş olur. Matematik sonradan sonsuz sayıda adımın sonlu bir uzaklık oluşturabileceğini gösterdi: Yarım artı çeyrek artı sekizde bir diye sonsuza dek süren toplam, tam olarak bire eşittir. Bu düşünce ancak 19. yüzyılda, limit kavramıyla sağlam bir temele oturdu.

MerakFelsefe

“Pascal’ın bahsi”ne göre Tanrı’ya inanmak akıllıca bir bahistir: Tanrı varsa inanan sonsuz bir kazanç elde eder, yoksa pek bir şey kaybetmez. Bu akıl yürütmeyi 17. yüzyılda Fransız düşünür Blaise Pascal ortaya koydu.

Blaise Pascal (1623–1662), Pierre de Fermat ile birlikte olasılık kuramının temellerini atan bir matematikçi ve fizikçiydi; ilk mekanik hesap makinelerinden birini de o yaptı. Hayatının son yıllarında kendini dine verdi ve Hristiyanlığı savunacak bir kitap için notlar almaya başladı. Kitabı bitiremeden öldü; notları 1670’te Düşünceler (Pensées) adıyla yayımlandı. Türkçede “Pascal’ın kumarı” diye de bilinen bahis, Tanrı’nın var olduğunu kanıtlamaya çalışmaz. Bir karar verme yöntemidir: Akıl bir soruyu çözemiyorsa, her seçeneğin olası kazancı ve kaybı tartılır. Bu yüzden karar kuramının ilk örneği sayılır. Eleştirmenler, pek çok dinin benzer vaatlerde bulunduğunu, bu yüzden bahsin hangi tanrıya oynanacağını söylemediğini ve insanın inanmaya öylece karar veremeyeceğini öne sürdü. Pascal’ın yanıtı, inanç gelene dek inananlar gibi yaşamaktı.

AzimFelsefe

Roma imparatoru Marcus Aurelius, MS 161–180 yılları arasında tahttayken Stoacı düşüncelerini Yunanca olarak kendi defterlerine yazdı; bunları yayımlamayı hiç düşünmedi. Bu notları bugün Kendime Düşünceler adıyla okuyoruz.

Stoacılık bir Yunan felsefe okuludur. İnsana, elinde olan şeylere, yani kendi yargılarına ve davranışlarına odaklanmayı, elinde olmayanı ise sükûnetle karşılamayı öğütler. Marcus bu felsefeyi gençliğinden beri okuyordu. Kendime Düşünceler’in büyük bölümünü 170’lerde, Tuna sınırında Cermen kabilelerine karşı seferleri yönetirken yazdı. Metindeki notlara göre ilk kitap Quadi kabilesinin topraklarında, ikincisi bugünkü Avusturya’da bulunan Roma kalesi Carnuntum’da yazıldı. Esere bir ad vermedi; Yunanca el yazmalarındaki başlık “kendine” anlamına gelen Ta eis heauton’dur. Notlar Bizans’ta çoğaltılan kopyalar sayesinde günümüze ulaştı, ilk kez 1558 ya da 1559’da Zürih’te basıldı ve bugün en çok okunan felsefe kitaplarından biri oldu.

DinginlikFelsefe

Amor fati, Latincede “kader sevgisi” demektir ve deyimi 1882’de Friedrich Nietzsche ünlü kıldı. Nietzsche’ye göre mesele, başa geleni zorluklarıyla birlikte yalnızca sineye çekmek değil, hayatın olmazsa olmaz bir parçası olarak gönülden benimsemektir. Stoacılar da neredeyse iki bin yıl önce buna benzer bir kabullenişi öğütlemişti.

19. yüzyılda yaşamış Alman filozof Nietzsche, deyimi ilk kez Şen Bilim’de (1882), yeni yıl için yazdığı bir bölümde kullandı. Orada, olup bitenlerdeki kaçınılmazı güzel görmeyi öğrenmek ve bir gün yalnızca “evet” diyen biri olmak istediğini söyler. 1888’de yazdığı Ecce Homo’da ise amor fati için “insandaki büyüklüğün formülü” der: Geçmişte, gelecekte, sonsuza dek hiçbir şeyin başka türlü olmasını istememek. Bu Latince sözcükler antik Stoacılarda geçmez, ama fikir onlarınkine çok yakındır. Stoacı filozof Epiktetos, öğrencilerine olayların istedikleri gibi olmasını dilememelerini, olduğu gibi olmasını istemelerini öğütledi. Roma imparatoru Marcus Aurelius da Kendime Düşünceler’de, yalnızca kaderin önüne getirdiğini sevmesi gerektiğini kendine hatırlatır.

DinginlikFelsefe

Memento mori, Latincede “öleceğini hatırla” demektir. Bu söz yüzyıllardır ömrün sınırlı olduğunu unutmamak için kullanılır: Stoacı filozoflar onu düzenli bir düşünme alıştırmasına dönüştürdü, ressamlar da aynı düşünceyi kafatasları, kum saatleri ve dibine kadar yanmış mumlarla resimlerine taşıdı.

Fikir, Latince sözden daha eskidir. Stoacı filozof Seneca’nın mektupları ölüm üzerine düşünme öğütleriyle doludur. Epiktetos da öğrencilerine, çocuklarını ya da dostlarını öperken onların ölümlü olduğunu hatırlamalarını söyler. Ona göre bu, zafer alayında Romalı komutanın arkasında durup ona da ölümlü olduğunu hatırlatan kişinin yaptığı işe benzer. Orta Çağ’dan itibaren bu tema Avrupa sanatına ve mezar heykellerine yayıldı: Her sınıftan insanı iskeletlerin önüne katıp götürdüğü Ölüm Dansı resimlerinden, kafataslarının, solan çiçeklerin ve sabun köpüklerinin değerli eşyalar arasında durduğu 1600’lerin Hollanda vanitas natürmortlarına kadar. Psikologlar, ölümü düşünmenin hayatı daha değerli hissettirip hissettirmediğini de sınadı: 2011’de yayımlanan bir çalışmada, birkaç dakika boyunca kendi ölümünü canlı biçimde hayal eden katılımcılar, karşılaştırma grubuna göre daha çok şükran duyduklarını bildirdi.

MerakFelsefe

Amerikalı filozof John Rawls, Bir Adalet Teorisi (1971) adlı kitabında şu soruyu sorar: Zengin mi yoksul mu, yetenekli mi yeteneksiz mi, sağlıklı mı hasta mı olacağınızı, hatta neye inanacağınızı bilmeseydiniz, toplum için hangi kuralları seçerdiniz? Rawls bu bilmeme hâline “cehalet peçesi” der.

Rawls (1921-2002) Harvard’da ders verdi; Bir Adalet Teorisi, 20. yüzyıl siyaset felsefesinin en etkili eserlerinden biri sayılır. Bu hayalî çıkış noktasına “başlangıç durumu” adını verdi. Peçenin ardındaki kimse toplumda kim olacağını bilmediği için kuralları kendi lehine çeviremez; bu yüzden orada varılan uzlaşma herkes için adil olur. Rawls’a göre bu durumdaki insanlar iki ilkede uzlaşırdı. Birincisi: Herkes eşit temel özgürlüklere sahip olmalı. İkincisi: Servet ya da güç eşitsizliklerine ancak konumlar herkese açıksa ve bu düzen toplumun en kötü durumdaki kesimlerinin de işine yarıyorsa izin verilmeli. Bu son koşula “fark ilkesi” dedi. Eleştirmenler, insanların risk almayı da yeğleyebileceğini söyledi; iktisatçı John Harsanyi ise insanların ortalama refahı en çok artıran düzeni seçeceğini savundu.

MerakFelsefe

Aristoteles, MÖ 4. yüzyılda yazdığı Nikomakhos’a Etik’te her erdemin iki kusurun ortasında durduğunu savunur: Biri eksiklikten, öteki aşırılıktan doğar. Cesaret korkaklık ile pervasızlığın, cömertlik de cimrilik ile savurganlığın ortasındadır.

Aristoteles’in kullandığı Yunanca sözcük mesotes, yani “orta”dır. Ama bu, aritmetikteki gibi tam yarı yol değil, “bize göre orta”dır: Bir antrenör her sporcuya aynı miktarda yemek vermez; usta bir güreşçiye yeten miktar, yeni başlayan biri için fazladır. Doğru tepki duruma göre değişir; erdem, doğru zamanda, doğru kişilere karşı, doğru nedenle ve doğru biçimde hissedip davranmaktır. Orta her zaman tam merkezde de değildir: Cesaret, korkaklıktan çok pervasızlığa yakındır. Hırsızlık ya da cinayet gibi bazı eylemlerin ise ortası yoktur. Benzer düşünceler başka geleneklerde de karşımıza çıkar: Konfüçyüs geleneğinin klasiklerinden Zhongyong (“Orta Yol”) dengeyi över. Türkçede de aynı fikri anlatan bir atasözü vardır: “Her şeyin azı karar, çoğu zarar.”

MerakFelsefe

Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.

MÖ 399’da, 70 yaşlarındaki Sokrates Atina’da yargılandı. Suçlamalar, kentin tanrılarına saygısızlık etmek ve gençleri yoldan çıkarmaktı. Yaklaşık 500 yurttaştan oluşan jüri onu, büyük olasılıkla 220’ye karşı 280 kadar oyla suçlu buldu. Atina yasalarına göre sanık bundan sonra kendi cezasını önerebiliyordu. Sokrates meydan okurcasına ceza yerine, ömür boyu devlet sofrasında ağırlanmayı istedi ve neden sürgüne gidip susamayacağını anlattı: Her gün erdem üzerine konuşmak, kendini ve başkalarını sorgulamak insan için en büyük iyilikti; böyle bir sorgulamadan geçmeyen bir hayat yaşanmaya değmezdi. Ölüm cezasına çarptırıldı ve baldıran zehri içerek öldü. Duruşmada bulunan öğrencisi Platon, bu konuşmayı Sokrates’in Savunması adlı eserinde yazıya geçirdi. Eserin Yunanca adı Apologia, “savunma” demektir.

DinginlikFelsefe

Seneca gibi Stoacı filozoflar, para kaybetmek, hastalanmak ya da sürgüne gönderilmek gibi aksilikleri önceden zihinde canlandırmayı öğütlerdi. Amaç, bunlar gerçekten başa geldiğinde sarsılmak yerine sakin ve hazırlıklı olmaktı.

İmparator Neron’un hocalığını yapmış Romalı devlet adamı ve Stoacı yazar Seneca, bu fikre Lucilius’a Mektuplar’da sık sık döner. Bugünkü Lyon olan Roma kenti Lugdunum’un bir gecede yanıp kül olmasından sonra yazdığı bir mektupta, insan olabilecekleri önceden aklından geçirirse hiçbir şeyin onu büsbütün hazırlıksız yakalamayacağını söyler. Fikir daha eskidir: Romalı hatip Cicero onu daha önceki Yunan düşünürlerine bağlar ve “gelecekteki kötülükleri önceden düşünmek” anlamında praemeditatio futurorum malorum adını verir. İmparator Marcus Aurelius da Kendime Düşünceler’de, o gün kaba ve nankör insanlarla karşılaşacağını her sabah kendine hatırlatır. Bugün bu alıştırmaya “olumsuz görselleştirme” deniyor. İş dünyasında da bir benzeri kullanılır: “Pre-mortem” denen yöntemde ekip, projenin çoktan başarısız olduğunu varsayıp bunun nedenlerini arar.