Zihnimizi tanımak

Zihin

Dikkat, hafıza, duygular ve alışkanlıklar. Düşünme biçimimiz üzerine bilgiler ve bakış açıları.

Bu konudaki kartlarSayfa 5Ek açıklama ve kaynaklar

İlgili konular

Başka hangi konulara bakabilirsiniz?

Bu başlıktaki kartlar aşağıda. İsterseniz ilgili konulardan biriyle devam edin.

AzimOkuma seçeneği
DinginlikOkuma seçeneği
MerakOkuma seçeneği
AzimTarih

1956’da İspanya’nın Bask Bölgesi’nde kurulan Mondragon, dünyanın en büyük işçi kooperatifi gruplarından biridir; çalışanlarının birçoğu aynı zamanda şirketin ortağıdır.

Hikâye, İspanya İç Savaşı’nın yoksulluğundan henüz çıkamamış Mondragón kasabasına 1941’de gelen genç Katolik rahip José María Arizmendiarrieta ile başlar. Arizmendiarrieta 1943’te bir teknik okul açtı. 1956’da okulun eski öğrencilerinden beşi, parafin sobası üreten Ulgor adlı küçük bir atölyeyi kooperatif olarak kurdu. Grup bugün sanayi, perakende, finans ve eğitim alanlarında çalışıyor; 2024’te 70 binden fazla çalışanı vardı ve bunların yaklaşık 30 bini Bask Bölgesi’ndeydi. Kooperatiflerde her ortak çalışanın genel kurulda bir oyu vardır; yönetim kurulunu genel kurul seçer, kâr ve zarar ortaklar arasında paylaşılır. Yine de herkes ortak değildir: Özellikle yurt dışındaki şirketlerde çalışanların birçoğu sıradan ücretli personeldir.

AzimZihin

Bir işi kafanda bitirmeden ötekine geçersen, dikkatinin bir kısmı az önce bıraktığın işte kalabilir.

Örgüt psikoloğu Sophie Leroy, 2009’da yayımlanan bir çalışmada bu duruma “dikkat kalıntısı” adını verdi. Bir işi yarım bırakıp başka bir işe geçenler ilk işi düşünmeyi sürdürüyor ve ikinci işte daha kötü sonuç alıyordu; ilk işi bitirenler, özellikle de süre baskısı altında bitirenler, yeni işe daha az yük taşıyordu. Leroy, Theresa Glomb’la birlikte 2018’de yayımladığı çalışmada basit bir çare de buldu: İş değiştirmeden önce nerede kaldığını ve sırada ne yapacağını kısaca not et. Bu “kaldığın yerden devam planı”, yarım kalan işi zihinden bırakıp yenisine odaklanmayı kolaylaştırdı. Hiçbir iş tek başına zor olmasa da sürekli iş değiştirilen bir günün neden bu kadar yorduğunu da bu bulgu açıklıyor.

DinginlikDil

Kod değiştirme, konuşurken iki dil, iki ağız ya da iki üslup arasında gidip gelmektir. İnsanlar bunu kiminle konuştuklarına, nerede olduklarına, kendilerini ne kadar güvende ve ait hissettiklerine göre yapar.

Terim ilk kez 1953’te, dilbilimci Roman Jakobson ve arkadaşlarının bir çalışmasında basılı olarak geçti; yazarlar fikri William Freeman Twaddell’e dayandırıyordu. Uzun süre birçok akademisyen dilleri karıştırmayı, konuşanın iki dile de tam hâkim olmadığının işareti saydı. 1980’lerden beri yapılan araştırmalar bu görüşü tersine çevirdi. Dilbilimci Shana Poplack, 1980’de New York’taki Porto Rikolu iki dilliler üzerine yaptığı çalışmada, geçişlerin dilbilgisi kurallarına uyduğunu ve aynı cümle içinde en sık geçiş yapanların iki dili de en akıcı konuşanlar olduğunu gösterdi. Başka araştırmacılar da insanların dili toplumsal nedenlerle değiştirdiğini ortaya koydu: Yakınlık ya da otorite göstermek, şaka yapmak, birinin sözünü aktarmak ya da yalnızca bir sözcük öteki dilde daha iyi oturduğu için.

DinginlikFelsefe

Bakım etiği, herkesin çocukken, hastayken ve yaşlanınca başkalarına muhtaç olduğu gerçeğinden yola çıkan bir ahlak felsefesi yaklaşımıdır. Bakım verenlere ve bakıma muhtaç olanlara neler borçlu olduğumuzu sorar.

Bakım etiğinin kurucusu genellikle Amerikalı psikolog Carol Gilligan sayılır. Gilligan, 1982’de yayımlanan In a Different Voice (“Farklı Bir Ses”) kitabında hocası Lawrence Kohlberg’e itiraz etti. Kohlberg’in erkek çocuklarla yapılan görüşmelere dayanan ahlaki gelişim ölçeği, kurallar ve haklar üzerinden düşünmeyi ilişkiler ve sorumluluk üzerinden düşünmekten daha üstün sayıyor, bu yüzden kadınları ahlaken daha az olgun gösterme eğilimi taşıyordu. Filozof Nel Noddings, 1984 tarihli Caring kitabında fikri geliştirdi: Yardıma ihtiyacı olan belirli bir insana karşılık vermek, bir kuralı uygulamaktan daha aşağı değil, ciddi bir ahlaki davranıştır. Bu yaklaşım hemşirelik, sosyal hizmet ve engelli hakları gibi, bakım emeğinin çoğunun karşılıksız ya da düşük ücretle yapıldığı alanlarda düşünme biçimini etkiledi.

DinginlikSağlık

Yıllarca yoğun trafik, tren ya da uçak gürültüsüyle yaşamak sağlığa zarar verebilir. Bu gürültü bölünen uyku, çocuklarda öğrenme güçlüğü ve daha yüksek kalp hastalığı riskiyle ilişkilidir; insan sesi fark etmez hâle geldikten sonra bile beden tepki vermeyi sürdürür.

Avrupa Çevre Ajansı 2020’de, Avrupa’da en az 113 milyon kişinin gece ve gündüz ortalaması 55 desibel ya da daha yüksek olan trafik gürültüsüyle uzun süre yaşadığını hesapladı. Avrupa Birliği zararlı gürültüyü bu eşikten itibaren raporlar; Dünya Sağlık Örgütü ise yol trafiği gürültüsünün 53 desibelin altında tutulmasını önerir. Araştırmalar bu tür gürültüyü bölünen uyku, yükselen stres hormonları, havalimanı ve işlek yol yakınında oturan çocuklarda okuma ve bellek sorunları, yüksek tansiyon ve kalp hastalığıyla ilişkilendiriyor. İnsan zamanla sese alışır, yani onu daha az fark eder; ama uyku araştırmaları, gece bir kamyon ya da uçak geçtiğinde kalp atışının yine hızlandığını gösteriyor.

MerakZihin

İnsanların hep aynı kestirmeden yürümesiyle çimende ya da toprakta açılan resmî olmayan patikalara şehircilikte “arzu yolu” denir. Bu izler çoğu zaman, planlanan yolun yanlış yere yapıldığını gösterir.

Ayakla açılan patika, resmî yolun fazla uzun, fazla dolambaçlı ya da yanlış yöne gittiğinin kanıtıdır. Bazı plancılar bundan bilerek yararlanır. Anlatılana göre Finlandiya’da park plancıları, mevcut yollar karın altında kaldığında, ilk kar yağışının hemen ardından parkları gezip insanların ayak izlerinin nereden geçtiğine bakar. Bazı arzu yolları zamanla büyük caddelere dönüştü: New York’taki Broadway’in bir bölümünün, Avrupalı sömürgeciler gelmeden çok önce yerli Wecquaesgeek halkının kullandığı bir patikayı izlediği düşünülüyor. Üniversiteler ve parklar da bazen hangi izlerin oluşacağını bekleyip yolları ona göre döşer.

AzimFelsefe

İktisatçı Amartya Sen’in geliştirdiği kabiliyet (yapabilirlik) yaklaşımı, insanların ne kadar iyi yaşadığını yalnızca paralarına ya da kaynaklarına bakarak değil, gerçekte neler yapabildiklerine ve nasıl bir hayat sürebildiklerine bakarak ölçer.

Aynı gelir; sağlığa, güvenliğe, eğitime, engelliliğe, cinsiyete, ulaşıma ve toplumsal özgürlüklere göre çok farklı hayatlar anlamına gelebilir: Tekerlekli sandalye kullanan biri, aynı şehirde dolaşabilmek için başkalarından daha fazla kaynağa ihtiyaç duyar. Sen bu fikri 1979’da “Neyin Eşitliği?” başlıklı bir konferansta ortaya koydu ve 1980’ler boyunca geliştirdi. Felsefeci Martha Nussbaum 2000’de yaklaşımı genişletti ve her devletin güvence altına alması gerektiğini savunduğu on temel kabiliyetten oluşan bir liste hazırladı; sağlık, oyun ve siyasi kararlarda söz sahibi olmak bunlardan bazılarıdır. Yaklaşım, 1990’da iktisatçı Mahbub ul Haq’ın Sen’le birlikte geliştirdiği Birleşmiş Milletler İnsani Gelişme Endeksi’ne de yön verdi; bu endeks ülkeleri gelirin yanında sağlık ve eğitime göre de sıralar.

MerakBilim

Kovana dönen bal arısı, yiyeceğin yerini dans ederek anlatır: Sallanarak yürüdüğü düz çizginin açısı yiyeceğin güneşe göre yönünü, bu yürüyüşün süresi de uzaklığını gösterir.

Dans, karanlık kovanın içinde dikey duran petek üzerinde yapılır. Petekte dümdüz yukarı doğru yürümek “güneşe doğru uç” demektir; dikeyin 40 derece sağına doğru yürümek ise “güneşin 40 derece sağına uç”. Sallanarak yürüme ne kadar uzun sürerse yiyecek o kadar uzaktadır: Kabaca bir saniye, bir kilometre kadar bir mesafeye karşılık gelir. Avusturyalı zoolog Karl von Frisch bu şifreyi onlarca yıllık deneylerle çözdü, yön ve uzaklık kodunu 1940’larda yayımladı ve 1973 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü Konrad Lorenz ve Nikolaas Tinbergen’le paylaştı. 2005’te araştırmacılar dansı izleyen arıları radarla takip etti ve arıların gerçekten dansın gösterdiği yöne uçtuğunu doğruladı.

MerakSanat

Soyut resmin öncülerinden Vasili Kandinski, her rengin bir sesi olduğunu düşünüyordu. 1911’de yayımlanan kitabında açık maviyi flüte, koyu maviyi viyolonsele, en koyu maviyi ise orga benzetti.

Sanatta Ruhsallık Üzerine adlı bu kitap, renk ve biçimin, tanınır hiçbir şey göstermeden, tıpkı müzik gibi izleyiciyi doğrudan etkileyebileceğini savunur. Kandinski’ye göre renklerin sesi o kadar belirgindir ki kimse parlak sarıyı kalın, pes notalarla anlatmaya kalkmaz. Moskova’da Wagner’in Lohengrin operasını dinlerken renkler “gördüğünü” de anlatmıştı. Bunun gerçek bir sinestezi, yani bir duyunun başka bir duyuyu da harekete geçirdiği bir durum olup olmadığı hâlâ tartışılıyor. Kandinski 1911’de ressam Franz Marc’la birlikte Münih’te Der Blaue Reiter (Mavi Süvari) grubunu kurdu; resimlerine de Doğaçlama ve Kompozisyon gibi müzikten gelen adlar verdi.

DinginlikEdebiyat

Bir kitap, içimizdeki donmuş denizi kıran bir balta olmalıdır.

Kafka bu satırları 27 Ocak 1904’te, yirmi yaşındayken okul arkadaşı Oskar Pollak’a yazdı. Pollak sonradan sanat tarihçisi oldu ve 1915’te Birinci Dünya Savaşı’nda İtalyan cephesinde öldü. Kafka o sırada Prag’da hukuk okuyordu; ilk kitabı ancak sekiz yıl sonra çıkacaktı. Mektupta genç Kafka edebiyattan ne beklediğini açıkça söyler: Kitap okuru avutmamalı, onu sevdiği birini kaybetmiş gibi derinden sarsmalı.

DinginlikAtasözleri

Paylaşılan sevinç iki katına çıkar, paylaşılan keder yarıya iner.

İsveççesi: “Delad glädje är dubbel glädje, delad sorg är halv sorg.” Fikir çok eskidir: Romalı devlet adamı Cicero, MÖ 44’te yazdığı Dostluk Üzerine’de dostluğun iyi günleri daha parlak kıldığını, kötü günleri ise bölüşüp paylaşarak hafiflettiğini söyler. Almancada da aynı ikili vardır: “Geteilte Freude ist doppelte Freude, geteiltes Leid ist halbes Leid.” Türkçede de benzer bir söz dilden dile dolaşır: “Mutluluk paylaştıkça çoğalır, dert paylaştıkça azalır.”

AzimAtasözleri

Çalışa çalışa usta olunur.

Almancası: “Übung macht den Meister.” Meister (usta) sözü eski zanaat loncalarından gelir: Çırak (Lehrling) önce kalfa (Geselle) olur, yıllarca çalıştıktan sonra ustalığa yükselebilirdi. Anadolu’daki Ahi loncalarında da aynı çırak, kalfa, usta basamakları vardı. Atasözü bu yolu dört kelimeye sığdırır: Ustalık doğuştan verilmez, tekrar ede ede kazanılır. İngilizler “practice makes perfect” der; Türkçede de yakın bir söz vardır: “İşleyen demir pas tutmaz.”

AzimAtasözleri

Sabır ve emeğin aşındıramayacağı engel yoktur.

Rusçası: “Терпение и труд всё перетрут” (terpeniye i trud vsyo peretrut), kelimesi kelimesine “sabır ve emek her şeyi öğütür”. Trud ile peretrut arasındaki kafiye sözü akılda tutmayı kolaylaştırır; en bilinen Rus atasözlerinden biridir. Rusçada suyla ilgili bir eşi de vardır: “Damla taşı deler.” Türkçede aynı düşünceyi “Sabırla koruk helva olur” sözü anlatır: Ekşi koruk bile sabırla tatlıya döner.

MerakZihin

Batı Avustralya’da yapılan bir araştırmada, doğuştan ya da erken çocukluktan beri beynin görme bölgelerindeki hasar yüzünden kör olan 66 kişinin hiçbirinde şizofreni ya da başka bir psikotik hastalık görülmedi. Buna kortikal körlük denir. Ancak grup küçüktü ve kayıtlar incelendiğinde hepsi henüz 14 ile 35 yaş arasındaydı.

Araştırma, Batı Avustralya Üniversitesi’nden Vera Morgan ve ekibi tarafından 2018’de Schizophrenia Research dergisinde yayımlandı ve eyalette 1980-2001 arasında doğan 467.945 çocuğun tamamını kapsadı. Bunlardan 1.870’inde şizofreni, 9.120’sinde ise herhangi bir psikotik hastalık gelişti; psikotik hastalıkta kişi, örneğin halüsinasyonlar yüzünden gerçeklikle bağını yitirir. Kortikal körlüğü olan 66 kişinin hiçbirinde bu hastalıklar görülmedi; oysa körlüğü gözlerin kendisinden kaynaklanan kişiler arasında psikotik hastalık vardı. Yazarlar grubun küçük olduğunu ve pek çoğunun şizofreninin genellikle başladığı yaşlara henüz gelmediğini vurguladı. Erken yaşta körlüğe uyum sağlayan beynin beklentilerini gerçekle karşılaştırmakta daha usta hâle geldiği ileri sürülüyor, ama bu araştırma herhangi bir açıklamayı sınamadı.

MerakZihin

İnsan en çok, ritmi orta düzeyde senkoplu olan müzikten keyif alır ve en çok ona eşlik etmek ister. Bu tür ritimlerde vurgular şaşırtacak kadar beklenmedik yerlere kayar ama ritim yine de kolayca izlenebilir.

Senkop, vurgunun dinleyicinin beklemediği bir yere düşmesidir; funk, caz ya da reggae dinleyen herkes bunu tanır. Müzisyenler, müzikle birlikte kıpırdanma isteği uyandıran o hoş çekime “groove” der. 2014’te Maria Witek, Peter Vuust ve arkadaşları dinleyicilere senkop miktarı farklı kısa funk davul kalıpları dinletti. Hem alınan keyif hem de hareket etme isteği ters U biçiminde bir eğri çizdi: Çok düz ritimlerde düşük kaldı, ortada en yükseğe çıktı, çok karmaşık ritimlerde yeniden düştü. Vuust’un bugün Aarhus Üniversitesi’ndeki Beyinde Müzik Merkezi’nde çalışan ekibi bunu, beynin tahminlerinin zorlanıp da boşa çıkmamasından keyif almasıyla açıklıyor. Bu, dinleyicilerin ortalamasıdır; herkes için geçerli bir kural değildir.

MerakTarih

Sovyet subayı Stanislav Petrov, 1983’te uydu sisteminin ABD’den füze fırlatıldığını bildiren uyarısının yanlış alarm olduğuna karar verdi ve üstlerine de öyle bildirdi. Haklı çıktı; kararı olası bir nükleer misillemenin önüne geçmiş olabilir.

26 Eylül 1983 gecesi Petrov, Moskova yakınlarında Sovyetlerin Oko erken uyarı uydularını izleyen Serpuhov-15 sığınağında nöbetçi subaydı. Sistem önce bir, ardından dört Amerikan füzesinin daha fırlatıldığını bildirdi. Petrov’dan beklenen, uyarıyı hemen yukarıya iletmesiydi; karşı saldırıya liderler karar verecekti. Oysa Petrov gerçek bir Amerikan saldırısının beş füzeyle değil çok daha fazlasıyla başlayacağını düşündü, yer radarları da hiçbir şey göstermiyordu; bu yüzden durumu sistem arızası olarak bildirdi. Sonradan anlaşıldı ki uydular, yüksek bulutlardan yansıyan güneş ışığını füze fırlatması sanmıştı. Petrov o dönem Sovyet ordusundan hiçbir ödül almadı; olay ancak 1998’de kamuoyuna duyuldu ve sonraki yıllarda uluslararası barış ödüllerine layık görüldü.

MerakTarih

Amerikalı demiryolu ustabaşı Phineas Gage, 1848’de kafatasını delip geçen bir metreden uzun demir bir çubuğa rağmen hayatta kaldı. Kazadan sonra davranışlarının değiştiği anlatıldı. Bu anlatılar Gage’i, beynin ön kısmındaki hasarla kişilik arasında bağ kurulan ilk vakalardan biri yaptı.

Gage, bir kayaya açılan deliğe barut yerleştirip 109 santim uzunluğunda, yaklaşık 6 kilo ağırlığında demir bir çubukla bastırırken bir kıvılcım barutu ateşledi. Çubuk sol elmacık kemiğinin altından girdi, kafasının tepesinden çıktı ve 25 metre kadar öteye düştü. Beyninin sol ön lobunu, yani alnın arkasında kalan ve plan yapmaya, kendini denetlemeye yardım eden bölgeyi ağır biçimde yaraladı. Doktoru John Harlow, Gage’in düşüncesiz ve ağzı bozuk biri olduğunu yazdı; arkadaşları da onun “artık eski Gage olmadığını” söyledi. Sonraki anlatılar bu değişimin ne kadar köklü ve kalıcı olduğunu abarttı: Gage ilerleyen yıllarda Şili’de birkaç yıl posta arabası sürdü. 1860’ta öldü; kafatası ve çubuk bugün Harvard’daki Warren Anatomi Müzesi’nde saklanıyor.

MerakTarih

1518 dans salgını, temmuz ayında Strazburg sokaklarında bir kadının dans etmeye başlayıp bir türlü duramamasıyla başladı. Bazı kaynaklara göre bir ay içinde 400 kadar kişi ona katıldı; kimileri yere yığılana dek dans etti. Nedeni tarihçiler arasında hâlâ tartışılıyor.

Kayıtlarda dans etmeye ilk başlayan kadının adı Frau Troffea olarak geçer. Kent kayıtları, vaazlar ve kroniklerden olayın gerçekten yaşandığı anlaşılıyor, ama kaynaklardaki sayılar birbirini tutmuyor. Hekimler durumu “sıcak kan”a bağladı. Kent meclisi de dansçıların bu hâlden ancak dans ederek kurtulacağına inandı; müzisyenler tuttu, salonlar ayırdı ve böylece daha çok insanı dansa çekti. Sonunda dansçılar, insanları dansla lanetleyebildiğine ve iyileştirebildiğine inanılan Aziz Vitus’un tepelerdeki tapınağına götürüldü. Çavdarda üreyen çavdar mahmuzu mantarından zehirlenme de öne sürüldü, ama bu zehirlenme günlerce dans değil, kasılmalar yapar. Tarihçi John Waller ise olayın, kıtlık ve hastalıktan bitap düşmüş bir kentte gruba yayılan bir stres tepkisi, yani kitlesel psikojenik hastalık olduğunu savunuyor.

MerakBilim

Bilim dünyasında “H.M.” diye bilinen Henry Molaison, 1953’teki beyin ameliyatından sonra yeni olayları ve bilgileri kalıcı olarak aklında tutamaz oldu, ama yeni el becerileri öğrenmeyi sürdürdü. Ameliyat, ağır epilepsi nöbetlerini durdurmak için yapılmıştı.

Cerrah William Scoville, Molaison’ın iki şakak lobunun iç kısımlarını, bu arada her iki hipokampusun da yaklaşık üçte ikisini aldı. Denizatına benzeyen hipokampusun yeni anıların oluşmasında kilit rol oynadığı bugün biliniyor. Ameliyattan sonra Molaison’ın zekâsı yerindeydi; bir düşünceyi kısa süre aklında tutabiliyor, eski hayatının büyük kısmını hatırlıyordu, ama yeni yaşadıkları birkaç dakikada siliniyordu. 1960’ların başında psikolog Brenda Milner ondan, elini yalnızca aynada görerek bir yıldız çizmesini istedi. Molaison her gün daha az hata yaptı, oysa her seferinde bu işi daha önce yaptığını hiç hatırlamıyordu. Suzanne Corkin’in onlarca yıl sürdürdüğü çalışmalarla birlikte bu deneyler, belleğin tek bir sistem olmadığını gösterdi: Beceri öğrenmek, bilgi hatırlamaktan farklı beyin bölgelerine dayanır.

MerakTarih

Ekim 1962’de, Küba Füze Krizi sırasında ABD savaş gemileri, Sovyet denizaltısı B-59’u yüzeye çıkarmak için işaret bombaları attı. Moskova’yla bağlantısı kesilen kaptan, gemideki nükleer torpidoyu kullanmayı düşündü. Denizaltı tugayının kurmay başkanı Vasili Arhipov onu yatıştırmaya yardım etti; ateş emri torpido ekibine hiç ulaşmadı.

B-59, Küba’ya doğru gönderilen dört Sovyet dizel denizaltısından biriydi ve her birinde nükleer başlıklı bir torpido vardı. 27 Ekim’de günlerdir su altındaydı: Bataryaları tükenmek üzereydi, klima çalışmıyordu ve içerisi dayanılmaz derecede sıcaktı. ABD Donanması yüzeye çıkma işareti olarak küçük tatbikat derinlik bombaları kullanıyordu, ancak denizaltı mürettebatına bu yöntem bildirilmemişti. Mürettebattan birinin sonradan anlattığına göre kaptan Valentin Savitski savaşın başladığından korktu ve nükleer torpidonun hazırlanmasını emretti; Arhipov ve siyasi subayla konuştuktan sonra ise sakinleşti ve denizaltıyı yüzeye çıkardı. Kaptanın ateş etmeye ne kadar yaklaştığı ve birkaç subayın onayının gerekip gerekmediği, tarihçiler arasında hâlâ tartışılıyor.

MerakZihin

Tek yumurta ikizleri Jim Lewis ile Jim Springer bebekken ayrı ailelere evlatlık verildi ve ancak 1979’da, 39 yaşında buluştular. İkisi de Linda adında bir kadınla evlenip boşanmış, sonra bir Betty’yle evlenmişti. Oğullarına James Alan ve James Allan adını vermişlerdi, köpeklerinin adı da Toy’du.

İkizlerin buluşması, Minnesota Üniversitesi’nden psikolog Thomas Bouchard’ı Minnesota Ayrı Büyütülmüş İkizler Araştırması’nı başlatmaya yöneltti. Araştırmada farklı evlerde büyümüş yüzden fazla ikiz çifti incelendi. Böyle ikizlerin genleri aynı, yetiştirilme koşulları farklı olduğu için bir özelliğin ne kadarının kalıtımla geldiğini anlamaya yardım ederler. Çalışma, kişilik farklarının yaklaşık yarısının, ölçülen zekâdaki farkların ise daha büyük bir kısmının genlerle bağlantılı olduğunu bildirdi. Bouchard, iki Jim’in olağandışı ölçüde benzediğini kendisi de vurguladı: Ayrı büyüyen ikizlerin çoğu birçok bakımdan birbirinden farklıdır. Bazı rastlantılar da göründüğü kadar şaşırtıcı değil, çünkü James, Linda ve Betty o dönemin yaygın adlarıydı.

MerakUzay

Genel bakış etkisi, pek çok astronotun Dünya’yı uzaydan gördüğünde yaşadığını anlattığı duygudur: gezegenin küçük ve kırılgan olduğunu, üstünde hiçbir sınır görünmediğini birdenbire derinden hissetmek. Bu adı 1987’de yazar Frank White koydu.

Uzay üzerine yazan Amerikalı yazar White, The Overview Effect adlı kitabı için astronotlarla konuştu ve aynı temaların tekrar tekrar karşısına çıktığını gördü: gezegendeki herkesle güçlü bir bağ hissi, çatışmalara karşı sabırsızlık ve Dünya’yı koruma isteği. Örneğin Apollo 14 astronotu Edgar Mitchell, 1971’de Ay’dan dönerken bütün insanlıkla bir olduğunu birden hissettiğini anlattı. Psikolog David Yaden ve arkadaşlarının 2016’da yayımladığı bir makale, bu etkiyi bir huşu biçimi olarak tanımladı: çok büyük bir şeyle karşılaşıp kendimizi başka türlü görmeye başladığımız o duygu. Türkçede “kuş bakışı etkisi” diye de anılıyor. Kanıtlar hâlâ ölçümlere değil, çoğunlukla astronotların kendi anlatımlarına dayanıyor.

MerakTarih

Orson Welles’in 1938’de yayımlanan radyo oyunu Dünyalar Savaşı, Marslıların New Jersey’e indiğini haber bültenleri biçiminde anlattı. Oyunun ülkeyi kitlesel paniğe sürüklediği hikâyesi büyük ölçüde gazetelerin eseriydi; panikleyenler, gazetelerin yazdığından çok daha azdı.

H. G. Wells’in 1898 tarihli romanından uyarlanan oyun, CBS radyosunda Cadılar Bayramı’ndan önceki akşam yayımlandı. O akşam yapılan bir dinleyici araştırmasında, soru sorulanların yalnızca yüzde 2 kadarı oyunu dinliyordu; çoğunluk rakip kanaldaki popüler bir eğlence programını açmıştı. Reklam gelirini radyoya kaptıran gazeteler, hiçbiri doğrulanmayan kalabalıklar ve intiharlar hakkında binlerce haber bastı. Korkan dinleyiciler oldu, birkaçı polisi aradı; ama ülke çapında bir izdiham yaşanmadı. Princeton Üniversitesi’nin 1940’ta yayımladığı ve bir milyonu aşkın kişinin korktuğunu öne süren çalışma efsaneyi canlı tuttu. 2013’te medya tarihçileri Jefferson Pooley ve Michael Socolow, kitlesel paniğin büyük ölçüde bir efsane olduğunu savundu.

AzimDil

Sisu, Fincede insanın dayanma gücü tükendikten sonra bile içinde bulduğu son gücün adıdır. Zorluktan önce duyulan cesaret değil, her şey çoktan bitmiş olmalıyken ortaya çıkan inattır.

Finler sisuyu cesaretten ya da sebattan çok, derinlere kök salmış bir dayanıklılık olarak görür; insanın olağan gücü bittiğinde geriye kalan şey olarak tanımlar. Sözcük çok eskidir, ama ulusal kimliğin parçasına dönüşmesi 1939–40 Kış Savaşı’nda oldu: Küçük Fin ordusu Sovyet işgaline, kimsenin beklemediği kadar uzun süre direndi. Araştırmacı Emilia Lahti, Aalto Üniversitesi’nde sisuyu psikolojik bir kavram olarak inceledi. Baskı altında olağanüstü bir çaba göstermeyi sağlayan sağlıklı sisuyu, insanı saygı gösterilmesi gereken bir sınırın ötesine iten zararlı sisudan ayırdı.